30 Ağustos 2016 Salı

Mavi


Bir çocukluk mavisi... Çocukluğumdan bakıyor gibi… Oyundan başka bir şey düşünmediğim
zamanlardan, eski zamanlardan, huzurlu aidiyetler hissettiğim o anlardan çıkıp gelmiş gibi…


Ne büyük ne çocuk olabilmişken maviyle yıkadı arafımı. Yetişkin olmanın kaygılarından kaçtığım için suçluluk duyarken, üstelik “iki” mavi güneşiyle selamlayıp ısıttı beni.

-  Neden indigoyu çok seviyorsun?

+ Birçok nedeni var.

      -  Bir tanesini söyleyebilirsin.

      + Yetişkin olmadığım zamanların rengi.

      -  Ama artık bir yetişkinsin.

+ Evet, biliyorum.

   

       - Tabi bu illa her zaman yetişkin gibi davranacağın anlamına gelmez.

       + Bunu duymak beni rahatlattı.
       
       - Sadece indigoyu seveceğin anlamına da… Madem araftasın, bu araf için de bir renk seçebilirsin.
   
       + Gözlerini seçtim desem?
    
       - İndigodan çok da uzaklaştığını söyleyemem derim.

       + Sen bana indigodan başka mavileri de sevdirdin. Hem geçmiş hem bugün gibisin…

13 Mart 2015 Cuma

Trileçe ya da starliçe

Bir garip trileçe ya da starliçe… Biri tatlı biri çiçek ama pek de farkı yok şu noktada. Ben ben değilim, o da o değil çünkü. Sorma dediler neyin ne olduğunu. Sormadan da yaşanmıyor ki… 

4 Şubat 2015 Çarşamba

İmge, imge…

Gördüğün her şeyi, yaşadığın tüm ayrıntıları ilgili ilgisiz herkese anlatmak istersin. Bu dönem dönem olur fakat pek de üzerinde durmazsın. Yaşadıklarının seni mutlu etmesine ya da (kadınsan) hormonlarına bağlarsın belki… Veya bağlayacak bir ip-ucu bulamazsın. “Öyle gelişine” derler ya, gelişine yaşayıp gidene bakmazsın bile.

Meğer ben, kapı açık kaldığında öyle oluyormuşum.

Sıradan bir günde sigaramı yakıp denizi izlerken, nereden peydahlandığı belli olmayan paylaşım isteğimin üzerinde niye düşündüğümü bilmezken, kapının açık olduğunu fark ettim.

Kapılar, kapılar, imgeler, imgeler… Beni sizler var ettiniz, bir de sizler terlettiniz.

   

26 Ocak 2015 Pazartesi

Hayaller ve balıklar

Ben güççük bir çocukken –Çeşmealtı’da oturduğumuz sıralar- ilkbahar geldi mi, iskeleye gider, yüzükoyun yatar, kafamızı denize uzatır, balıkları izlerdik. Bahar güneşi tatlı tatlı ısıtırken sırtımızı, sürüler halinde geçen balıklarla hayaller kurardık. Sanki elimizi uzatsak tutacakmışız gibi yakınlardı ama ufacık bir taş bile düşse hemen kaybolurlardı.  

Hayaller ve balıklar, bazen aynı ürkeklikte oluyor.

Bugün sözlerimi Met Üst’ün dörtlüğüyle bitirmek istiyorum:

Baktım insanlar fıttırı
Gördüm bu dünya düttürü
Yaralarımı severim
Yaralayandan ötürü 

22 Ocak 2015 Perşembe

“Aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”

                                                                Yüzleşmeler – Tomris Uyar


1- Adam, Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.

2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.

3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)

4- Herkes adamın haftada en az bir kere yıkanmasına razıyken Ferit, her gün yıkanmasında diretiyor.

5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.

6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)

7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.

8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.

9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).

10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.

11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.

12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.

13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.

14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece.

15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.

16- Yemek masasında viski vb. içmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.

17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.

18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.

19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.

20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.

Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.

Kaç yaşında bu zavallı acaba?

Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.

Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.

Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”

8 Ocak 2015 Perşembe

Pencere önü


Bekleyerek, umut ederek, karşı kıyıda olmayı hayal ederek, bu pencerenin önünde geçen aylardan sonra bugün bambaşka manzara…
Karşı kıyıda olamadım, gene vurdum Ege kıyılarına
Hanımeli açmayan bahçede, o zaman yemyeşildi hurma ağacı
Bugünse turuncu beyazla el sallıyor bana
Kara olan Mürsel’de indigo mavisi gökyüzü nadir görülür
Değişmeyen tek şey bu, tabloda. 

6 Ocak 2015 Salı

“Gelecek birisi güzeldir”

...

Her giden güzelleşir
Gidiyorum güzelleşmek için
Unutulsun diye çirkinliklerim
Gelecek birisi güzeldir
Gelince güzel değil
Hele gelmişse çirkin
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel
Ey güzeller güzeli beklediğim
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem
Artık ne gelmek ne de gitmek
Yaşamın en zor yanı beklemek

...
                             Aziz Nesin

29 Aralık 2014 Pazartesi

Mutlu

Mutluyum! Kelebekler falan filan değil uçanlar içimde. Ejderha olmalı bu. Bir kanat çırpışıyla sanki kâinatın içine düşen ateşi söndüren; ama bi' kerede de yakacak kudrete sahip olan…

Korku, cesaret, bir de ejderha... Ne kadar masalsı bir hayat!

27 Aralık 2014 Cumartesi

Mayıs bığırtısı


Beni Siz Delirttiniz, Metis Yayınları 2015 Ajandası

Mayıs gelmeden bığırtısı gelir...

17 Aralık 2014 Çarşamba

16 Aralık 2014 Salı

"Marshmallow" kara taşa döndü

Böyle görmek istersin de görmek istemeyeceğin bir şey çıkar. Gördüğüne sevinirsin de bir taraftan cız sesini duyarsın. Birileriyle tanıştırılıyorken bir de o arada, o "cız"ı duymasınlar diye saçmalarsın. İşte öyle bir şey... Bayılıyorum bu ikircikli durumlara!

"Marshmallow" kara taşa döndü. Varsın dönsün...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Belarus 'Özgür Tiyatro'


Ah'lar Ağacı

                        DİDEM MADAK

1-
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.


2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...

18 Kasım 2014 Salı

Yıldız kaydı

Ben şimdiye kadar ufacık bir işaret bekledim. Kocaman bir yıldız kaydı. Başına konacak sandım bir an. Çok güzeldi ama çok güzel...

Nice selvi (servi miydi acaba) boylu, kısa boylu, yüce gönüllü, hasis kalpli yarlardan ayrıldık. Sonra o yıldız kaydı. Başına konacak sandım; yüreğime kondu.

23 Aralık 2013 Pazartesi

İki ucu 'kötü' değnek


Müzik yaşamına çok daha önce başlasa da, sesine aşina olduğumuz, sevdiğimiz ve hatta özdeşleştidiğimiz Ezginin Günlüğü grubuyla tanıdık Hüsnü Arkan'ı. İzmir'deki konser öncesinde kısa bir söyleşi yaptık kendisiyle. 2010'da ayrılmış olmasına rağmen gruptan, yine de Ezginin Günlüğü ile ilgili sorudan başlamadan edemedik. Beraber geçen 17 yıl, yani yaklaşık 20 sene... 2 jenerasyon onun sesiyle dinledi grubu.
Tabii Ezginin Günlüğü faslından sonra geçtik Türkiye'de geçmişten günümüze devam eden sorunlara ve hızla değişen gündeme. Bu soruları sanatından bağımsız olarak düşünmek neredeyse imkansız. Sadece son çıkarttığı albüm olan "Yalnız Değiliz"i ele alsak bile, bu soruları tam da Hüsnü Arkan'a sorabileceğimizi görüyoruz. "Dağlar" şarkısı Kürt meselesini, "Ne Güzel" şarkısı tutuklu gazetecileri ve albümden bağımsız yaptığı "Eğilin" şarkısı Gezi olaylarını konu ediyor. Arkan'a rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili soruyu sorduğumuzda ise bir taraf olmadığını belirterek, bu operasyonu iki ucu kötü değnek olarak tanımladı.
Bir insan hakkında yaptığı şarkılar veya yazdığı kitaplarla fikir edinebiliyorsunuz; ama "Tanıyorum" demek imkansız gibi bir şey. Fakat Hüsnü Arkan "Tanıyorum" denilebilecek nadir insanlardan. Nasıl düşündüysem, karşımda da o düşüncelerin somut halini gördüm. Naifliği işte o tanıdık sıcak duyguyu beraberinde getirdi, sorular da arka arkaya geldi.
"Hem değişiklik istedim hem de zaman problemim vardı"
Daha önceki röportajlarınızda Ezginin Günlüğün'den ayrılma nedeninizi değişiklik yapmak istediğiniz için olduğunu söylemişsiniz. Neden sadece bu muydu?
Sadece değişiklik değildi. Zaman problemi vardı benim için. Zaten solo bir şeyler yapmayı deniyordum. Arada 'Destur' diye bir albümüm de oldu. Bir arkadaşımla da şu anda ertelenen bir projemiz vardı. Bir de kitap işleri girdi araya. Yani sıklaşmaya başladı o işler. 3 yılda bire indi kitap çalışmalarım. O yüzden bir zaman sorunum vardı ve tercihler yapmam gerekiyordu. Ezginin Günlüğü de devam ediyor ve ben de. Böylece bölünerek çoğalmış olduk.
Grupla çalışıyor olmak daha mı çok zaman alıyordu?
Konserler oluyor. 3 yılda bir albüm çıkartıyorsunuz, onun da çalışmaları bir, bir buçuk yıl sürüyor. Yani daha çok zaman alıyor diyebilirim.
Ezginin Günlüğü dönemini farklı, bu dönemi ise farklı tanımlıyorum diyebilir misiniz?
Öyle bir şey söyleyemem. Gerekçesine bağlı olarak zaman açısından rahatladım. İş yaparken daha bağımsız olarak yapıyorsunuz. Onun kazandırdığı şeyler var. Ama hiç fark etmeyen şeyler de var. Yine aynı sayıda olan bir ekiple çalışıyorum. Yani o konularda pek bir şey değişmiyor.
"Ön planda olmayı sevmiyorum"
Solo albümlerinizde Luxus, Rojin, Birsen Tezer gibi sanatçı arkadaşlarınızla çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu grup ruhunu barındırıyor olmanızdan kaynaklanıyor olabilir mi?
O biraz kişiliğinize bağlı. Çok fazla önde görünmek isterseniz, grup içindeyken de bunu yapabilirsiniz. Kişiliğiniz neye el veriyorsa öyle davranırsınız. Benimki de bu. Arkadaşlarla çalışmayı seviyorum. Fazla da ön planda olmayı sevmiyorum.
Hem yazar hem şair hem de müzisyen tarafınız var. Anlatacağınız çok şey var diyebilir miyiz?
İfade gereğinden dolayı bu işi yapıyorum. Bir de bildiğim işler bunlar. Başka iş bilmediğim için bunları yapıyorum. Tutku işi bu sonuçta. Müzik de öyle, edebiyatta öyle. Çok geç yaşlarda başlanan şeyler değil bunlar. Çocuk yaşta kafayı takarsınız. Benim de hem yazma süreci hem de müzikle ilgilenmem, çocukluktan itibaren başladı. Bu da benim açımdan iyi bir şey, çünkü başka bir iş yapmak istemezdim.
Her biri ayrı bir anlamtım şekli sizin için...
Evet. Kendimi ifade edebiliyorum. Fikrimi söylüyorum. İnsanlar dinliyorlar. Zevk aldığınız bir işin karşılığında para da veriyorlar size yaşayabileceğiniz kadar.
Türkiye'nin sorunları veya gündemi ile ilgili fikir beyan ediyorsunuz.
Yani izlemeye çalışıyorum Türkiye'de olan şeyleri; ama izliyorum yalnızca. Halkımız gibi ben de dışarıdan bakıyorum neler olduğuna. Pek fazla müdahale şansımız olmadı bugüne kadar. Ancak Gezi olaylarıyla müdahil olmaya başladı insanlar. O da yeterli midir, yetmez mi Türkiye'nin değişimi için bunu da göreceğiz.
"Gezi bitmez"
Gezi olayları bir milad mıydı? Bu süreç başladı ve bitti mi sizce?
Hayır bitmez. Yeni kuşaklar nasıl davranacakları konusunda bir deneyime sahip oluyorlar. O deneyimi alamazsınız insanların elinden. İstanbul'da mahalledeki çocuklar bile bağırıyorlar "Her yer taksim, her yer direniş!" diye. İnsanların deneyimi ellerinden alınacak bir şey değil ama umutlu olmamızı gerektirecek kadar büyümüş müdür, daha da gelişebilir mi, bunlar zamana bağlı şeyler. Önümüzdeki dönemde ne olacağını göreceğiz. Seçmenin tavrı değişecek mi, hak talepleri yükselecek mi?
Türkiye haklar konusunda çok zayıf bir yer. Sendikalaşma oranı çalışanlar arasında yüzde 8-9 oranında. Polislerin sendikası yok. Polislerin sendikası olmadığı için oradan alınıp oraya konulabiliyor. Bir anda 50 kişi atanabiliyor. Türkiye'de demokrasi yok. Hukuk devleti diyolar; diyemiyolar da gerçi. Öyle bir şey yok Türkiye'de.
Bugün Muharrem İnce'nin konuşmasını dinledim. Bir ajitasyon durumu var. Sürekli bir şeyler söylüyor ve saldırıyor. Ben CHP'li de değilim, AKP'li de değilim. İngiltere'de, Hollanda'da ya da Almanya'da herhangi bir mecliste bu işi yürütmenin, yasamanın merkezi olan yerde insanlar böyle konuşmazlar. Konuşurlarsa da alaya alınırlar. Orada problem konuşulur. Türkiye'de de bu olmalı aslında. Probleme dönülemiyor bir türlü ülkede. Hamasi konuşmalara, nutuklara dönüşünce iş , problemden uzaklaşmış oluyorsun ve çözüm konusunda hiçbir ilerleme olmuyor. 10 yıllardır da böyle gidiyor.
Her şeye öznel yaklaşan, olayları kişiselleştiren bir toplum olduğumuz için sanırım.
Öznellikten mi kaynaklanıyor, demokratik alışkanlıkların yerleşmemesinden mi kaynaklanıyor, kurumların yerleşik olmamasından mı kaynaklanıyor? Birçok sebebi var tabii.
Şu an gündemde olan rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili de fikrinizi alabilir miyiz?
Ben herhangi bir taraf olmadığım için bana iki ucu kötü bir değnek gibi geliyor. Durum ortada. Bir takım kanıtlar var diye söyleniyor. Ben söylenenlere ve yazılıp çizilenlere bakyorum. 3 bakanlık var, 3 bakanın oğlu var ve 75 milyar Türk lirasından bahsediliyor. Bir buçuk ton altının yakalanmasından bahsediliyor. Bunlar acayip şeyler tabii. Ama öte yandan değneğin diğer ucu var. Yargının içinde bir teşkilat var. Politik olarak zora düştüğünde harekete geçen bir teşkilat var. Bu da kötü. İkisi de birbirinden kötü. Bu yüzden yalnızca izleyebiliyoruz. Müdahale edemiyoruz.
Bu durum nereye varır?
Bilmiyorum. Bu da bir süreç. İzliyoruz ama ben bütün bunları ürkütücü buluyorum. Giderek hukuk dışında kalmak, sanki bir kurumlaşma haline geliyor. Hukuk dışı kurumlar daha fazla reel hale geliyor Türkiye'de. Bir de bu durum yasal hale geliyor. Yalnızca rüşvet değil, rüşvetin kovuşturulmasının yapılmasındaki süreç de yasal hale geliyor.
"Hükümet çözüm sürecine seçim yatırımı olarak bakıyor"
"Dağlar"a gelecek olursak, dağlar ne vakit turna görecek?
Kürt hareketinin varlığı yaklaşık 40 yıl olacak. Bizim gibi ülkelerde başka türlü de değişim olmuyor. Şiddetten bahsediliyor. Ben şiddeti seven bir insan değilim. Uygulanmasını olumlayacak bir insan değilim ama her şeyden önce büyük şiddeti, yani devlet şiddetini görme lazım. PKK'nın uyguladığı şiddetle devletin uyguladığı şiddeti teraziye koymak mümkün değil. İkisi de şiddet uyguladı bugüne kadar. Kürt halkının haklarını talep etmeye başladığını görüyorum. 20-25 yıldır oluyor bu ve ben bunu olumlu buluyorum. Sorunu çözecek olan bu talebin yığınsallaşmasıdır, sürekliliğidir. Karşısında bir devlet terörü olmazsa bu iş çözülebilir.
Peki çözülmeye başladı mı?
Ben o konuda pek fazla umutlu değilim. Çünkü çözmeye niyet etmek lazım. Bu hükümetin çok fazla bu niyette olduğunu sanmıyorum. Yalnızca bir seçim yatırımı olarak bakıyor olaya. Ama şöyle olumlu bir tarafı var; 8 aydır böyle bir süreç var ve 8 aydır en azından insanlar ölmüyor.
Politikada gerçek olan şeyi teslim etmek lazım. Bu bir gerçek; kimse ölmüyor 8 aydır. Bunun olumlu bir şey olduğunu söylemek gerek. Ama çözüm süreci ne olur, başarılı olur mu, olmaz mı, bunu da 1-2 yıl içerisinde göreceğiz. Ancak umutlu olduğumu söyleyemem.
"Foça'ya yerleşebilirim"
Foça'ya geldiğinizi duyduk. Bir bağlantınız var mı?
Foça'ya sık geliyorum. Bu yıl iki ay kaldım. Arkadaşımın evi var orada. Çalışmak için gidip kalıyorum. İleride yerleşmeyi de düşünüyorum.
Magazin gündeminden de bir soru soracak olursak, Kanto (Bana Bir Koca Lazım) şarkısını Hülya Avşar'ın söylesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben o konuda yorum yapacak insan değilim. Eğer ben verseydim birine şarkı, o zaman cevap verirdim.


28 Kasım 2013 Perşembe

Bırak yakamı “şarkılanma”

2014 yılına hemen hemen bir ay kala, aklımdan Metis Yayınları'nın “Olmayan Kelimeler” isimli 2012 ajandası geçiyor. “Olmayan kelimeler”den kasıt şöyle anlatılıyordu: “Acaba dilimizdeki hangi kelimelerin eksikliği yaşadıklarımıza da etki yapıyor? Kimi hayati duygularımız, tecrübelerimiz sırf adları konmadığı için hayatın dışında, önemsiz, tali gibi görünüyor olmasın? Dünya gezegenindeki kaderdaşlarımız bizimkilerden başka hangi kavramları/duyguları/durumları adlandırmaya ihtiyaç duyuyor? Edebiyatçılar bizim dikkatimize hangi yeni kelimeleri sunmak istiyor? Engin Geçtan, Birhan Keskin, Murathan Mungan, Ayşegül Devecioğlu, Ahmet Sipahioğlu, Süreyye Berfe, Meltem Ahıska, Saffet Murat Tura, Niyazi Zorlu, Cemal Yardımcı, Türker Armaner, Fatmagül Berktay, Murat Uyurkulak ajandaya katkıda bulunan isimler arasında...”

Saffet Murat Tura, “şarkılanma” kelimesini anlatmıştı. Şarkılanma, alakasız zamanlarda mırıldanmaya başladığımız şarkılar oluyor. Hatta bu şarkılar baştan sona bildiğimiz, özellikle dinlediğimiz şarkılar olmayabiliyor. Genelde bu mırıldanış, bastırdığımız, farkında olmadan kafamıza taktığımız şeylerin, bilinç altımız tarafından bize gönderdiği mesajlar. Yani buna benzer şeyler yazmıştı Tura.

Bu aralar çok sık şarkılanma yaşıyorum. Hele bir şarkı var ki, özellikle dinlemediğim halde (mırıl mırıl mırıldandığıma göre duydum bir yerlerde) yakamı bırakmıyor. Böylelikle yeri gelmişken; Selam Olsun Bilinçaltıma...



24 Haziran 2013 Pazartesi

Zaaflar ve inkarlar

Bir bebek verdiler elime. Benim dedim, besledim, yıkadım… Gözümden sakındım, ilk adımına şahit oldum, ilk kez aşık olduğunu gördüm, bir film gibi gülümseyerek izledim onu. Evlenmek isteyenler oldu benimle, üvey baba istemem çocuğuma dedim. Yolda yürürken biri dokundu omzuma, o senin çocuğun değil dedi. Neyim diye sordum. Verdiği cevapla güzel olarak gördüğüm tüm yaşadıklarıma öfkeyle baktım. Zaten babam yoktu, bir de kocasız ve çocuksuz kaldım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Yozzurum’a taşındım. Yobazlıktan yakındım, evden çıkmadım, ailemi ziyarete geldikçe yobazlıkları anlattım. Yıllar sonra baba ocağına dönünce artık ben de bir Yozzurumlu olmuştum. Bunu fark ettim, ağladım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Üniversitede memleketi kurtaracak konuşmalar yaptım, edebiyatın Z’sinden çıktım, iki lafı bir araya getiremeyenlerle saniye oturamadım. Okul bitti. Bir köye tayin ettiler beni. İl aşırı, ülke aşırı konuşmalar yaptım arkadaşlarımla. Sonra sevgiye acıktım, bir köylü kızı sevdim.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Eyleme gittim “Kahrolsun…” diye bağırdım, sevgiye açtım, yanımda bağıranı sevdim.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

İşe gittim, konuşunca koşarak kaçmak istediğim adam, bir gün gözlerime bakarken eridim, sevdim, çünkü sevgiye açtım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Ama tüm bunları başkalarına değil, kendime başka türlü anlattım.


3 Ocak 2013 Perşembe

Orospu ruhların önlenemez fark edilişleri

Çirkin bir surata sahip insanın var olabilme çabası şirin görünmekken, küçük veya büyük bir tadilat sonrası çirkinliğinin küçük-büyük azaldığını görünce, şirinlik yerini ne oldum budalalığında bir kibire bırakıyor. “Dağlarda ceylan gibi sekerim, soğuk sularda çimerim” tavrı, koluna takamayacak küçüklükte sapı olan çantasını yanındakine taşıtma, topuklu ayakkabılar giydiği ayaklarının daha ikinci adımını takside sonlandırmaya varıyor. Yıllardır ezikliğini göstermemeye harcadığı gayret, bir anda oryantal bir edaya dönüşüyor: “Artık herkes bana baksın!”

*************

Öyle alelade durmaya çalışırken, istediğini elde etmesiyle gözü parlayan hinoğlu hinin, arzuyla gümbürdeyen kalbinin sesi, halbuki Fizan’dan duyuluyor. Oysa Fizan’ın gram umurunda olmadığı kişi, yediği ve içtiğinin denk olduğu yanındakine fark edilmemek için gerim gerim gerilirken, tefin zilleri gibi çangır çungur çalan yüreğinin bu denli ses çıkardığını bilmiyor. “Yok yaa, ne görücem” gevşekliğiyle tonlanan cümle, istenilenin görülmesi ardı yukarı çekilen yanak kaslarıyla son buluyor. Sonrası sevgi arsızı bir çocuk: “Bakın, tüm umursamazlığıma karşın, ben nasıl da seviliyorum.” ya da “Seviliyordum.”

**************

Onun fark ediliş meselesi ise alkolde yatıyor. Bir canlıyı incitmeden evvel bin kere düşünen, olaylar karşısında bünyesini mabet atfedip tapacak kadar sabırla duran insan yavaş yavaş kanına yayılan alkol sayesinde tam karşıt bir rolle bizleri selamlıyor. Daha osurmadan nem kapan, “a” dedi mi kahkahalara boğulan ademoğlu, burnunun ucundakini göremediği için elleriyle yokluyor. Bu denli değişim karşısında çatlayan minelere dönüşen insanların kıçına diken çoktan girmiş oluyor. Bu insanın söyleyecek bir repliği yok, o halde biz soralım: “Neden böyle yapıyorsun?”, “Bilmem!”

 

 

 

 

14 Aralık 2012 Cuma


Esra Pekin, acıma ile canı yanma arasındaki farkı kişinin acıya olan mesafesiyle anlatıyor Lilith'te. Acı uzağındaysa acıyan, yakınındaysa canı yanan oluyorsun. Bir de insanoğlunun, bunların dışında, uzağında olan hiçbir acının kendi başına gelmeyecekmiş gibi davranma durumu var. Kitap, bilsek de bize hiç rast gelmeyecekmişçesine yaşadığımız "ölüm" gerçeğini yineliyor. Ölü bir kargayla ölü bir insan arasında ne fark var?

Gülenay Börekçi'nin Esra Pekin ile Lilith üzerine yaptığı röportaj:

esra pekin’den lilith: farklılıklara karşı tahammülsüzlüğümüzün romanı


Romanınızın isminden başlarsak… Adem ve Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini biliyoruz. Fakat Havva’dan önce Lilith vardı. Ve onun kaderi cennetten tek başına“kovulmak” oldu. Efsane başka türlü ilerleseydi, Lilith kalsaydı, ne olurdu? Demek istediğim Lilith Adem’e baş kaldırsaydı ve gene de kovulmasaydı, hayatımızda ne değişirdi?

Farklılıklara gösterdiğimiz tahammül şimdikiyle kıyaslanmayacak ölçüde bambaşka bir noktada olurdu. En başta kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farkından kaynaklanan hiçbir çifte standart mevcudiyet kazanamazdı. Baş kaldırdığı için Lilith’in adı, tüm kutsal sayılan kitaplardan silinmiş. Değeri ve cesareti tam da burada ortaya çıkıyor. Hikayelerde ondan insanlığın çok da haz etmediği bir şekilde bahsediliyor ama başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü ve söylediği Lilith için manasız. Bu yüzden sadece kadınların değil farklılıklarından ötürü toplum dışına sürülmüş tüm yalnızlaştırılmış bireylerin kahramanı o. Simgesel değeri muazzam. Lilith baş kaldırdığında kovulmasaydı “aykırılık”, “ayrımcılık” gibi birbirini karşılıklı üreten ve dolayısıyla besleyen kavramlar insanlığın bilmediği, tanımadığı şeyler olacaktı. Aykırı olanlar, ayrımcılığa uğramayacaktı. İnsanlar aykırı olmalarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaktı. Baş kaldırmak yerinilen değil övünülen bir eylem olarak anılacak ve insanlık tarihi kendi çağlarında kabul görmeyen ama değerleri ancak çok sonraları anlaşılan az sayıda baş kaldıran kahramanla daha fazla karşılaşmış olacaktı. Ama tabii kahramanlık nadir görülen bir durum olmayacağı için adları “kahraman” olmayacaktı.
Adem Lilith’e neden aşık oldu ve onun nesinden korktu? Lilith ona kendindeki hangi eksikliği hatırlattı?
Adem Lilith’e kendisine benzediği için âşık oldu veâşık olduğu için de üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Onun gibi topraktan yaratılan ve eşit haklara sahip olduğunu iddia eden sevgilisinin nedeni ne olursa olsun onunla eşitmiş gibi davranmasına tahammül edemedi. Adem kendisine duyduğu aşkın başka bir bireyde varlık kazanması fikrinden etkilendiği için Lilith’e âşık olmuştu. Lilith, eşit koşullar talep edince Adem buna rıza göstermedi, Lilith de gitmeyi tercih etti. Kimse aşkın nedeninin “maşuk”un kendisine duyduğu aşk olmasını kabul edemez, buna sabır gösteremez. Aşk bireysellik korunabildiği sürece devam edebilir. Adem Lilith’in cesaretinden ve başına buyruk olmasından korkmuş olabilir. Çünkü cesaret terk edilmeyi ya da terk etmeyi, yalnız kalmayı ya da yalnız bırakmayı kabullenmeyi gerektirir. Adem başına buyruk ve yürekli Lilith’in şartlar istediği gibi olmadığında ardına bile bakmadan gideceğini anladığında ondan korkmuş olabilir. Adem’in ancak durağan ve hep aynı kararlılıkta sürecek bir yaşantının içinde mutlu olabilecek bir mizacı var. Ona boyun eğecek bir kadın ve cennetin bitmez tükenmez yemişleri mutluluğu için kafi. Aradığı ve bulduğundan emin olduğu şey, “huzur”. İçinde heyecan ve farklılık barındıran bir yaşantı onun için mümkün değil. Lilith, Adem’e başka türlü bir hayat olabileceği ihtimalini hatırlatarak onun “huzur”unu bozuyor. “huzur” sonradan, Havva boyun eğen bir kadın olarak Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığında kaldığı yerden devam ediyor. Adem romanda da bahsettiğim “hafızasız tanrının hafızasız insanları”na örnek.
Kahramanınız Lamia adlı bir kadın. Manidar bir isim; “ışık saçan” anlamına geliyor. “Canavar”rolü biçilen ve başkalarının çocuklarını yiyen bu kadının hikayesi, Lilith’ten bile eski. Kahramanınızın Lilith ve Lamia’yla ortak yönü ne?
Lilith karşımıza pek çok farklı isimle çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan Mitolojisindeki Zeus’un sevgilisi Lamia. Birçok ortak noktaları mevcut. Zeus’un karısı Hera da Havva’ya benziyor. Her iki mitte de üçlü bir ilişki söz konusu. Lilith de, Lamia da sonunda onlara yapılanın intikamını almaya ant içiyor. Lamia gerçekten de manidar bir isim. Asıl enterasan olan Lamia’nın Leyla ile de bir tutulması. Leyla, “uzun ve karanlık gece” manasına geliyor, Lamia ise dediğiniz gibi “ışık saçan”. Ben bu iki manayı yorumlamak isteseydim, “geceyi aydınlatan” derdim, “geceye ait olan ışık”. Geceleyin var olabilmek için karanlığı aydınlatacak ışığa ihtiyaç duyuyor ve ışığını kendi üretiyor. Kendinden başkasına ihtiyaç duymuyor. Keramet kendinde. Cesaretinin nedeni de bu. Romandaki Lamia da işte tam da bu açıdan Lamia’ya ve Lilith’e benziyor. Aldığı kararı uygularken kendine has bir özelliğinden faydalanıyor. Başkasından yardım beklemeye gerek yok, metaforik olarak aralarındaki ortak yönü anlatmanın bana göre en etkili yolu Lamia’nın bu özelliğini vurgulamaktı.
Erkek egemen toplumlar onları lanetleyip yok etmeyi yüzyıllardır denedikleri halde ikisinin de günümüzde yaşamayı, var olmayı her zamankinden daha kuvvetli bir şekilde sürdürmelerini nasıl açıklıyorsunuz? Mesela kendi adıma ben idolü Havva olan bir kadın tanımadım. Bazıları açıkça söylüyor, bazıları farkında değil ama Fakat Lilith neredeyse bütün genç kadınların idolü…
Birini güçlendirmenin en etkili yolu, onu yok saymaktır. Yok sayılan, değerinin aşağısında muamele gören, eşit ve adil davranılmayan, farklılığı taciz edilen, düşünce ve ifade özgürlüğü tanınmayan bireyler ve topluluklar, kendilerini var etmenin yolunu mutlaka bulurlar. Meşru veya gayrimeşru, nasıl olursa olsun, yok sayılmak en büyük var olma ve hayatta kalma nedenidir. Var olmanın anlamsızlığına karşı hakiki bir nedeni olan birey de onu yok sayan karşısında tanınmak için tüm varlığını ortaya koyabilir. Ezilen, yok sayılan, ikinci sınıf addedilen, çifte standarda uğrayan birey, cinsiyeti ne olursa olsun bir kahraman arayışına girer. Davasında kendine yol gösterecek, ilham alacağı, cesaretini kaybettiğinde güç verecek br destek ihtiyacıyla… Lilith de Lamia da bu nedenden ötürü unutulmamaya yazgılı. Onlara “yok” muamelesi yapanlara inat, yaşamaya devam edecekler. İdolü Havva olan bir kadın belki yok ama idolü Havva imiş gibi davranan pek çok kadın var. Çünkü çoğunluğun sultası altında yaşamaya çalışmak, daha kolay. Biz pek çok şeyi yok saydığımız, konuşmaktan imtina ettiğimiz bir tarihin hafızasız çocuklarıyız. Hafızasızlığın iltifat gördüğü dönemlerin bedelini ödemek zorundayız. Hafızalarımızın gücü elinde bulunduranlar tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı, şekle şemale girmeyenlerin cezalandırıldığı yani hafızasızlaştırıldığı, hafızası sağlam olanların ise dilsizleştirilmeye çalışıldığı bir coğrafyanın bireyleri, belki de bu nedenle Lilith’i idol kabul ettiklerini itiraf edemiyorlardır.
Tanrı’nın Lilith’i cezalandırmak için seçtiği yol onu cennetten kovmak. İnsanlar onu yok etmek için hangi yolları kullandı?
İnsanlık bir şeyi yok etmek istediğinde ona yokmuş gibi davranır. Bu kural hiç değişmez. Zannedilir ki yok saymak, yok sayılanı yok etmeye muktedirdir. Halbuki, dedim ya, yok sayılanı güçlendirmekten başka bir işe yaramaz bu. Yok sayılmak zannedildiği gibi masumane, zararsız bir görmezden gelme şeklinde göstermez kendini. Şiddetli olur. Yok sayılırken de şiddetle mutlaka karşılaşılır. Neyin iltifat, neyin hakaret göreceğine karar verenler şiddeti meşrulaştırdıkları müddetçe, insanlık Lilith gibi farklı olanları yok etmek için kendinde hak görecek.
Kahramanınız Lamia’nın karşısına niçin zaman zaman birbirlerinin yerine geçebilen ama karakterleri bütünüyle farklı ikiz kardeşleri çıkardınız. Bu ikilik hali romanınızda erkeğe dair neyi simgeliyor?
İnsanoğlunun zaaflarına vurgu yapmak için bu ikiliği kullandım. Habil ve Kabil kadar farklı iki kardeşin, hataya düşme konusunda benzer zaaflara sahip olduğunu anlatmaktı gayem. Aynı rahmi aynı anda paylaşmış ama birbirlerine benzemeyen ikizler üzerinden anlatmaya çalıştığım kötülüğün, insanın bencil doğasının bir sonucu olduğu gerçeğini ve düşkünlüğün hep bu nedenden ötürü vuku bulduğunu anlatmanın bir yoluydu bu ikilik. Herkes evvela kendisini düşünür. Bazısı daha çok, bazısı daha az. Masumiyet bu dozun ölçüsünü belirlemez. Bu nedenle romanda karakterlerden beklenmeyen bir davranışla karşılaşıyoruz. Bu ikiliği romanda insan doğasının kendine yakın olana duyduğu bağlılığın, bağımlılığa dönüştüğü noktada tehlikeli bir hal alabileceğini anlatmak için de kullandım. Ya da şöyle: Kendimize yakın olana, en başta kendimize duyduğumuz marazi düşkünlüğü vurgulamak, kısaca egosantrik tabiatımızın doğal bir sonucu olan bağımlılığı daha net ortaya koyabilmek için…
Masumiyetin tanımı nedir? Masumiyet kavramı tehlikeli olabilir mi?
Olmayan bir şeyi tanımlamak imkansız. “Gördüğünüz her masumun kötü bir yanı vardı” cümlesine yürekten inanıyorum. Benim masumiyet tanımımda, bu dünyada var olamayacak ölçüde bir kendinden vazgeçme söz konusu. İnsanda varlık bulamayacak bir özellik masum olmak. Ama masum görünmek mümkün olabilir. Ve masum görünmek kesinlikle tehlikeli de olabilir. Beraberinde saklanmayı, sır tutmayı, hileyi ve yalanı getirir çünkü. İlk olarak insan kendi doğasını gizlemek zorunda kalır, “iyi insan”ı oynar, masum olduğunu ispatlama yoluna gider ve kendine bile yalan söyler. Sonunda infilak kaçınılmazdır. Otorite bizden masum olmamızı, suçsuz bireylerden ibaret temiz bir toplum haline gelmemizi bekliyor, hatta bunu gerekirse zorla sağlamaya çalışıyor. Masumiyetin tanımını da elbette kendi yapıyor. Tanımlamak kendi tekelinde. Masumiyeti zalimlikle sağlamaya çalışıyor. Masum görünmeyi başaranlar ödüllendirilirken, diğerleri hakarete ve tecavüze uğruyor. Evet, masum görünmek üzerinden, masumiyetin tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.
Kitabınızı dört bölüm halinde yazmışsınız: Şimdi, Önce, Daha da Önce ve Fi Tarihi… Hikaye geriye doğru, kat kat açılıyor… Kadın ve erkeğin sonrasını nasıl hayal ediyorsunuz?
Ayrımcılığın olduğu yerde bundan çıkar sağlayan birilerinin olması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu çıkar gruplarını ellerinde tuttukları ve hak iddia ettikleri her ne ise ondan vazgeçirebilmekte. Bunun münkün olduğu bir dünyayı ne yazık ki hayal edemiyorum. Oysa, cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir dünyada ayrımcılığın hiçbir türü var olamazdı. Ayrımcılığın her türü birbiriyle ilişki halinde, iç içe geçmiş vaziyette. Çözüm tek tek değil, topluca ortadan kaldırılmalarında. Böyle adil bir dünya düzeninde insanın kendini daha iyi ifade etme yolları bulacağı da aşikar. Çeşitliliğin zenginleştirdiğinin kabul edildiği, çok kültürlülüğün çok dilliliğin tehlike olarak görülmediği, adaletin zorbalıkla sağlanmadığı, insanların aynılaştırılmadığı bir dünyada kadın ve erkek daha sağlıklı ve “masum” bir ilişki içinde olabilirdi. Tüm bunlar sağlanabilseydi her türlü ilişki olması gerektiği gibi, doğal seyrinde akmaya başlardı. Sözgelişi her cins kendi doğasına yaklaştığı ama bunu yüceltmediği müddetçe diğer cinsi anlayabilirdi.
Edebiyat için “başkaldırmanın en zarif yolu” demişsiniz… Toplum olarak o en zarif yola bile kimi zaman tahammül edemeyişimizi nasıl açıklarsınız?
Sorunlar envai çeşit olsa da neden hep aynı. Farklılıklara tahammül gösterememek. Bu tahammülsüzlük öylesine yaygınlaşmış ve meşrulaşmış durumda ve öylesine olağan karşılanıyor ki her türlü mecrada kendinde müdahale hakkı gören “otorite”, kendini bir edebi eserin edebi olup olmadığına karar verebilecek kudret ve bilgide de görebiliyor. Bilgisizlik beraberinde cesareti getiriyor. Halbuki bir edebi eser toplumu tahrik ettiği, yüreklendirdiği ölçüde hafızalarda yer eder. Baş kaldıran, cesur edebi kahramanları daha çok sevmemizin nedeni budur. Kaldı ki “tahammül göstermek” kavramının içinde bile özveride bulunma ve kabul ettiği için kendini üstün görme gibi bir gizli mana saklı, bu bile yeterince rahatsızlık verici ve düşündürücü.
Edebi kahramanlarınız kimler?
Bir edebi kişiliğin sevilebilmesi yazarının okuyucuya karakterin bir hayal ürünü olduğunu unutturabilmesinde saklı. Bu edebi kahraman bir cani, bir kurban da olabilir; bir kahraman da, anti-kahraman da olabilir. Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’ndaki Hadrianus, Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’ndeki Justine, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Maria Puder, Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’undaki Paul, Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki Giovanni Drogo, Jack London’ın Martin Eden’ine adını veren Martin, Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault, bambaşka özelliklere sahip olmalarına rağmen hakikate yakın oldukları ve beni son derece keyifli bir yalana inandırdıkları için çok sevildiler.
http://egoistokur.com/esra-pekinden-lilith-farkliliklara-karsi-tahammulsuzlugumuzun-romani/