Mutlak otorite karşısında zorluk yaşayanlar… Yaratıcı düşünce gerektirmeyen sistemlerde düş kırıklığına uğrayanlar…
25 Kasım 2014 Salı
18 Kasım 2014 Salı
Yıldız kaydı
Ben şimdiye kadar ufacık bir işaret bekledim. Kocaman bir yıldız kaydı. Başına konacak sandım bir an. Çok güzeldi ama çok güzel...
Nice selvi (servi miydi acaba) boylu, kısa boylu, yüce gönüllü, hasis kalpli yarlardan ayrıldık. Sonra o yıldız kaydı. Başına konacak sandım; yüreğime kondu.
Nice selvi (servi miydi acaba) boylu, kısa boylu, yüce gönüllü, hasis kalpli yarlardan ayrıldık. Sonra o yıldız kaydı. Başına konacak sandım; yüreğime kondu.
23 Aralık 2013 Pazartesi
İki ucu 'kötü' değnek
Müzik
yaşamına çok daha önce başlasa da, sesine aşina olduğumuz,
sevdiğimiz ve hatta özdeşleştidiğimiz Ezginin Günlüğü
grubuyla tanıdık Hüsnü Arkan'ı. İzmir'deki konser öncesinde
kısa bir söyleşi yaptık kendisiyle. 2010'da ayrılmış olmasına
rağmen gruptan, yine de Ezginin Günlüğü ile ilgili sorudan
başlamadan edemedik. Beraber geçen 17 yıl, yani yaklaşık 20
sene... 2 jenerasyon onun sesiyle dinledi grubu.
Tabii
Ezginin Günlüğü faslından sonra geçtik Türkiye'de geçmişten
günümüze devam eden sorunlara ve hızla değişen gündeme. Bu
soruları sanatından bağımsız olarak düşünmek neredeyse
imkansız. Sadece son çıkarttığı albüm olan "Yalnız
Değiliz"i ele alsak bile, bu soruları tam da Hüsnü Arkan'a
sorabileceğimizi görüyoruz. "Dağlar" şarkısı Kürt
meselesini, "Ne Güzel" şarkısı tutuklu gazetecileri ve
albümden bağımsız yaptığı "Eğilin" şarkısı Gezi
olaylarını konu ediyor. Arkan'a rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla
ilgili soruyu sorduğumuzda ise bir taraf olmadığını belirterek,
bu operasyonu iki ucu kötü değnek olarak tanımladı.
Bir
insan hakkında yaptığı şarkılar veya yazdığı kitaplarla
fikir edinebiliyorsunuz; ama "Tanıyorum" demek imkansız
gibi bir şey. Fakat Hüsnü Arkan "Tanıyorum"
denilebilecek nadir insanlardan. Nasıl düşündüysem, karşımda
da o düşüncelerin somut halini gördüm. Naifliği işte o tanıdık
sıcak duyguyu beraberinde getirdi, sorular da arka arkaya geldi.
"Hem
değişiklik istedim hem de zaman problemim vardı"
Daha
önceki röportajlarınızda Ezginin Günlüğün'den ayrılma
nedeninizi değişiklik yapmak istediğiniz için olduğunu
söylemişsiniz. Neden sadece bu muydu?
Sadece
değişiklik değildi. Zaman problemi vardı benim için. Zaten solo
bir şeyler yapmayı deniyordum. Arada 'Destur' diye bir albümüm de
oldu. Bir arkadaşımla da şu anda ertelenen bir projemiz vardı.
Bir de kitap işleri girdi araya. Yani sıklaşmaya başladı o
işler. 3 yılda bire indi kitap çalışmalarım. O yüzden bir
zaman sorunum vardı ve tercihler yapmam gerekiyordu. Ezginin Günlüğü
de devam ediyor ve ben de. Böylece bölünerek çoğalmış olduk.
Grupla
çalışıyor olmak daha mı çok zaman alıyordu?
Konserler
oluyor. 3 yılda bir albüm çıkartıyorsunuz, onun da çalışmaları
bir, bir buçuk yıl sürüyor. Yani daha çok zaman alıyor
diyebilirim.
Ezginin
Günlüğü dönemini farklı, bu dönemi ise farklı tanımlıyorum
diyebilir misiniz?
Öyle
bir şey söyleyemem. Gerekçesine bağlı olarak zaman açısından
rahatladım. İş yaparken daha bağımsız olarak yapıyorsunuz.
Onun kazandırdığı şeyler var. Ama hiç fark etmeyen şeyler de
var. Yine aynı sayıda olan bir ekiple çalışıyorum. Yani o
konularda pek bir şey değişmiyor.
"Ön
planda olmayı sevmiyorum"
Solo
albümlerinizde Luxus, Rojin, Birsen Tezer gibi sanatçı
arkadaşlarınızla çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu grup ruhunu
barındırıyor olmanızdan kaynaklanıyor olabilir mi?
O
biraz kişiliğinize bağlı. Çok fazla önde görünmek isterseniz,
grup içindeyken de bunu yapabilirsiniz. Kişiliğiniz neye el
veriyorsa öyle davranırsınız. Benimki de bu. Arkadaşlarla
çalışmayı seviyorum. Fazla da ön planda olmayı sevmiyorum.
Hem
yazar hem şair hem de müzisyen tarafınız var. Anlatacağınız
çok şey var diyebilir miyiz?
İfade
gereğinden dolayı bu işi yapıyorum. Bir de bildiğim işler
bunlar. Başka iş bilmediğim için bunları yapıyorum. Tutku işi
bu sonuçta. Müzik de öyle, edebiyatta öyle. Çok geç yaşlarda
başlanan şeyler değil bunlar. Çocuk yaşta kafayı takarsınız.
Benim de hem yazma süreci hem de müzikle ilgilenmem, çocukluktan
itibaren başladı. Bu da benim açımdan iyi bir şey, çünkü
başka bir iş yapmak istemezdim.
Her
biri ayrı bir anlamtım şekli sizin için...
Evet.
Kendimi ifade edebiliyorum. Fikrimi söylüyorum. İnsanlar
dinliyorlar. Zevk aldığınız bir işin karşılığında para da
veriyorlar size yaşayabileceğiniz kadar.
Türkiye'nin
sorunları veya gündemi ile ilgili fikir beyan ediyorsunuz.
Yani
izlemeye çalışıyorum Türkiye'de olan şeyleri; ama izliyorum
yalnızca. Halkımız gibi ben de dışarıdan bakıyorum neler
olduğuna. Pek fazla müdahale şansımız olmadı bugüne kadar.
Ancak Gezi olaylarıyla müdahil olmaya başladı insanlar. O da
yeterli midir, yetmez mi Türkiye'nin değişimi için bunu da
göreceğiz.
"Gezi
bitmez"
Gezi
olayları bir milad mıydı? Bu süreç başladı ve bitti mi sizce?
Hayır
bitmez. Yeni kuşaklar nasıl davranacakları konusunda bir deneyime
sahip oluyorlar. O deneyimi alamazsınız insanların elinden.
İstanbul'da mahalledeki çocuklar bile bağırıyorlar "Her yer
taksim, her yer direniş!" diye. İnsanların deneyimi
ellerinden alınacak bir şey değil ama umutlu olmamızı
gerektirecek kadar büyümüş müdür, daha da gelişebilir mi,
bunlar zamana bağlı şeyler. Önümüzdeki dönemde ne olacağını
göreceğiz. Seçmenin tavrı değişecek mi, hak talepleri
yükselecek mi?
Türkiye
haklar konusunda çok zayıf bir yer. Sendikalaşma oranı çalışanlar
arasında yüzde 8-9 oranında. Polislerin sendikası yok. Polislerin
sendikası olmadığı için oradan alınıp oraya konulabiliyor. Bir
anda 50 kişi atanabiliyor. Türkiye'de demokrasi yok. Hukuk devleti
diyolar; diyemiyolar da gerçi. Öyle bir şey yok Türkiye'de.
Bugün
Muharrem İnce'nin konuşmasını dinledim. Bir ajitasyon durumu var.
Sürekli bir şeyler söylüyor ve saldırıyor. Ben CHP'li de
değilim, AKP'li de değilim. İngiltere'de, Hollanda'da ya da
Almanya'da herhangi bir mecliste bu işi yürütmenin, yasamanın
merkezi olan yerde insanlar böyle konuşmazlar. Konuşurlarsa da
alaya alınırlar. Orada problem konuşulur. Türkiye'de de bu olmalı
aslında. Probleme dönülemiyor bir türlü ülkede. Hamasi
konuşmalara, nutuklara dönüşünce iş , problemden uzaklaşmış
oluyorsun ve çözüm konusunda hiçbir ilerleme olmuyor. 10
yıllardır da böyle gidiyor.
Her
şeye öznel yaklaşan, olayları kişiselleştiren bir toplum
olduğumuz için sanırım.
Öznellikten
mi kaynaklanıyor, demokratik alışkanlıkların yerleşmemesinden
mi kaynaklanıyor, kurumların yerleşik olmamasından mı
kaynaklanıyor? Birçok sebebi var tabii.
Şu
an gündemde olan rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili de
fikrinizi alabilir miyiz?
Ben
herhangi bir taraf olmadığım için bana iki ucu kötü bir değnek
gibi geliyor. Durum ortada. Bir takım kanıtlar var diye söyleniyor.
Ben söylenenlere ve yazılıp çizilenlere bakyorum. 3 bakanlık
var, 3 bakanın oğlu var ve 75 milyar Türk lirasından
bahsediliyor. Bir buçuk ton altının yakalanmasından bahsediliyor.
Bunlar acayip şeyler tabii. Ama öte yandan değneğin diğer ucu
var. Yargının içinde bir teşkilat var. Politik olarak zora
düştüğünde harekete geçen bir teşkilat var. Bu da kötü.
İkisi de birbirinden kötü. Bu yüzden yalnızca izleyebiliyoruz.
Müdahale edemiyoruz.
Bu
durum nereye varır?
Bilmiyorum.
Bu da bir süreç. İzliyoruz ama ben bütün bunları ürkütücü
buluyorum. Giderek hukuk dışında kalmak, sanki bir kurumlaşma
haline geliyor. Hukuk dışı kurumlar daha fazla reel hale geliyor
Türkiye'de. Bir de bu durum yasal hale geliyor. Yalnızca rüşvet
değil, rüşvetin kovuşturulmasının yapılmasındaki süreç de
yasal hale geliyor.
"Hükümet
çözüm sürecine seçim yatırımı olarak bakıyor"
"Dağlar"a
gelecek olursak, dağlar ne vakit turna görecek?
Kürt
hareketinin varlığı yaklaşık 40 yıl olacak. Bizim gibi
ülkelerde başka türlü de değişim olmuyor. Şiddetten
bahsediliyor. Ben şiddeti seven bir insan değilim. Uygulanmasını
olumlayacak bir insan değilim ama her şeyden önce büyük şiddeti,
yani devlet şiddetini görme lazım. PKK'nın uyguladığı şiddetle
devletin uyguladığı şiddeti teraziye koymak mümkün değil.
İkisi de şiddet uyguladı bugüne kadar. Kürt halkının haklarını
talep etmeye başladığını görüyorum. 20-25 yıldır oluyor bu
ve ben bunu olumlu buluyorum. Sorunu çözecek olan bu talebin
yığınsallaşmasıdır, sürekliliğidir. Karşısında bir devlet
terörü olmazsa bu iş çözülebilir.
Peki
çözülmeye başladı mı?
Ben
o konuda pek fazla umutlu değilim. Çünkü çözmeye niyet etmek
lazım. Bu hükümetin çok fazla bu niyette olduğunu sanmıyorum.
Yalnızca bir seçim yatırımı olarak bakıyor olaya. Ama şöyle
olumlu bir tarafı var; 8 aydır böyle bir süreç var ve 8 aydır
en azından insanlar ölmüyor.
Politikada
gerçek olan şeyi teslim etmek lazım. Bu bir gerçek; kimse ölmüyor
8 aydır. Bunun olumlu bir şey olduğunu söylemek gerek. Ama çözüm
süreci ne olur, başarılı olur mu, olmaz mı, bunu da 1-2 yıl
içerisinde göreceğiz. Ancak umutlu olduğumu söyleyemem.
"Foça'ya
yerleşebilirim"
Foça'ya
geldiğinizi duyduk. Bir bağlantınız var mı?
Foça'ya
sık geliyorum. Bu yıl iki ay kaldım. Arkadaşımın evi var orada.
Çalışmak için gidip kalıyorum. İleride yerleşmeyi de
düşünüyorum.
Magazin
gündeminden de bir soru soracak olursak, Kanto (Bana Bir Koca Lazım)
şarkısını Hülya Avşar'ın söylesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben
o konuda yorum yapacak insan değilim. Eğer ben verseydim birine
şarkı, o zaman cevap verirdim.
28 Kasım 2013 Perşembe
Bırak yakamı “şarkılanma”
2014 yılına hemen hemen bir ay kala,
aklımdan Metis Yayınları'nın “Olmayan Kelimeler” isimli 2012
ajandası geçiyor. “Olmayan kelimeler”den kasıt şöyle
anlatılıyordu: “Acaba dilimizdeki hangi kelimelerin eksikliği
yaşadıklarımıza da etki yapıyor? Kimi hayati duygularımız,
tecrübelerimiz sırf adları konmadığı için hayatın dışında,
önemsiz, tali gibi görünüyor olmasın? Dünya gezegenindeki
kaderdaşlarımız bizimkilerden başka hangi
kavramları/duyguları/durumları adlandırmaya ihtiyaç duyuyor?
Edebiyatçılar bizim dikkatimize hangi yeni kelimeleri sunmak
istiyor? Engin Geçtan, Birhan Keskin, Murathan Mungan, Ayşegül
Devecioğlu, Ahmet Sipahioğlu, Süreyye Berfe, Meltem Ahıska,
Saffet Murat Tura, Niyazi Zorlu, Cemal Yardımcı, Türker Armaner,
Fatmagül Berktay, Murat Uyurkulak ajandaya katkıda bulunan isimler
arasında...”
Saffet Murat Tura, “şarkılanma”
kelimesini anlatmıştı. Şarkılanma, alakasız zamanlarda
mırıldanmaya başladığımız şarkılar oluyor. Hatta bu şarkılar
baştan sona bildiğimiz, özellikle dinlediğimiz şarkılar olmayabiliyor.
Genelde bu mırıldanış, bastırdığımız, farkında olmadan
kafamıza taktığımız şeylerin, bilinç altımız tarafından
bize gönderdiği mesajlar. Yani buna benzer şeyler yazmıştı
Tura.
Bu aralar çok sık şarkılanma
yaşıyorum. Hele bir şarkı var ki, özellikle dinlemediğim halde
(mırıl mırıl mırıldandığıma göre duydum bir yerlerde)
yakamı bırakmıyor. Böylelikle yeri gelmişken; Selam Olsun
Bilinçaltıma...
24 Haziran 2013 Pazartesi
Zaaflar ve inkarlar
Bir bebek
verdiler elime. Benim dedim, besledim, yıkadım… Gözümden sakındım, ilk adımına
şahit oldum, ilk kez aşık olduğunu gördüm, bir film gibi gülümseyerek izledim
onu. Evlenmek isteyenler oldu benimle, üvey baba istemem çocuğuma dedim. Yolda
yürürken biri dokundu omzuma, o senin çocuğun değil dedi. Neyim diye sordum.
Verdiği cevapla güzel olarak gördüğüm tüm yaşadıklarıma öfkeyle baktım. Zaten
babam yoktu, bir de kocasız ve çocuksuz kaldım.
ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ
Yozzurum’a
taşındım. Yobazlıktan yakındım, evden çıkmadım, ailemi ziyarete geldikçe
yobazlıkları anlattım. Yıllar sonra baba ocağına dönünce artık ben de bir
Yozzurumlu olmuştum. Bunu fark ettim, ağladım.
ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ
Üniversitede
memleketi kurtaracak konuşmalar yaptım, edebiyatın Z’sinden çıktım, iki lafı
bir araya getiremeyenlerle saniye oturamadım. Okul bitti. Bir köye tayin
ettiler beni. İl aşırı, ülke aşırı konuşmalar yaptım arkadaşlarımla. Sonra
sevgiye acıktım, bir köylü kızı sevdim.
ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ
Eyleme
gittim “Kahrolsun…” diye bağırdım, sevgiye açtım, yanımda bağıranı sevdim.
ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ
İşe
gittim, konuşunca koşarak kaçmak istediğim adam, bir gün gözlerime bakarken
eridim, sevdim, çünkü sevgiye açtım.
ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ
Ama tüm
bunları başkalarına değil, kendime başka türlü anlattım.
3 Ocak 2013 Perşembe
Orospu ruhların önlenemez fark edilişleri
Çirkin bir surata sahip insanın var olabilme çabası şirin
görünmekken, küçük veya büyük bir tadilat sonrası çirkinliğinin küçük-büyük
azaldığını görünce, şirinlik yerini ne oldum budalalığında bir kibire
bırakıyor. “Dağlarda ceylan gibi sekerim, soğuk sularda çimerim” tavrı, koluna
takamayacak küçüklükte sapı olan çantasını yanındakine taşıtma, topuklu
ayakkabılar giydiği ayaklarının daha ikinci adımını takside sonlandırmaya
varıyor. Yıllardır ezikliğini göstermemeye harcadığı gayret, bir anda oryantal
bir edaya dönüşüyor: “Artık herkes bana baksın!”
*************
Öyle alelade durmaya çalışırken, istediğini elde etmesiyle
gözü parlayan hinoğlu hinin, arzuyla gümbürdeyen kalbinin sesi, halbuki
Fizan’dan duyuluyor. Oysa Fizan’ın gram umurunda olmadığı kişi, yediği ve
içtiğinin denk olduğu yanındakine fark edilmemek için gerim gerim gerilirken,
tefin zilleri gibi çangır çungur çalan yüreğinin bu denli ses çıkardığını
bilmiyor. “Yok yaa, ne görücem” gevşekliğiyle tonlanan cümle, istenilenin
görülmesi ardı yukarı çekilen yanak kaslarıyla son buluyor. Sonrası sevgi
arsızı bir çocuk: “Bakın, tüm umursamazlığıma karşın, ben nasıl da
seviliyorum.” ya da “Seviliyordum.”
**************
Onun fark ediliş meselesi ise alkolde yatıyor. Bir canlıyı
incitmeden evvel bin kere düşünen, olaylar karşısında bünyesini mabet atfedip
tapacak kadar sabırla duran insan yavaş yavaş kanına yayılan alkol sayesinde
tam karşıt bir rolle bizleri selamlıyor. Daha osurmadan nem kapan, “a” dedi mi
kahkahalara boğulan ademoğlu, burnunun ucundakini göremediği için elleriyle
yokluyor. Bu denli değişim karşısında çatlayan minelere dönüşen insanların
kıçına diken çoktan girmiş oluyor. Bu insanın söyleyecek bir repliği yok, o halde
biz soralım: “Neden böyle yapıyorsun?”, “Bilmem!”
14 Aralık 2012 Cuma
Esra Pekin, acıma ile canı yanma arasındaki farkı kişinin acıya olan mesafesiyle anlatıyor Lilith'te. Acı uzağındaysa acıyan, yakınındaysa canı yanan oluyorsun. Bir de insanoğlunun, bunların dışında, uzağında olan hiçbir acının kendi başına gelmeyecekmiş gibi davranma durumu var. Kitap, bilsek de bize hiç rast gelmeyecekmişçesine yaşadığımız "ölüm" gerçeğini yineliyor. Ölü bir kargayla ölü bir insan arasında ne fark var?
Gülenay Börekçi'nin Esra Pekin ile Lilith üzerine yaptığı röportaj:
esra pekin’den lilith: farklılıklara karşı tahammülsüzlüğümüzün romanı
Romanınızın isminden başlarsak… Adem ve Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini biliyoruz. Fakat Havva’dan önce Lilith vardı. Ve onun kaderi cennetten tek başına“kovulmak” oldu. Efsane başka türlü ilerleseydi, Lilith kalsaydı, ne olurdu? Demek istediğim Lilith Adem’e baş kaldırsaydı ve gene de kovulmasaydı, hayatımızda ne değişirdi?
Farklılıklara gösterdiğimiz tahammül şimdikiyle kıyaslanmayacak ölçüde bambaşka bir noktada olurdu. En başta kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farkından kaynaklanan hiçbir çifte standart mevcudiyet kazanamazdı. Baş kaldırdığı için Lilith’in adı, tüm kutsal sayılan kitaplardan silinmiş. Değeri ve cesareti tam da burada ortaya çıkıyor. Hikayelerde ondan insanlığın çok da haz etmediği bir şekilde bahsediliyor ama başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü ve söylediği Lilith için manasız. Bu yüzden sadece kadınların değil farklılıklarından ötürü toplum dışına sürülmüş tüm yalnızlaştırılmış bireylerin kahramanı o. Simgesel değeri muazzam. Lilith baş kaldırdığında kovulmasaydı “aykırılık”, “ayrımcılık” gibi birbirini karşılıklı üreten ve dolayısıyla besleyen kavramlar insanlığın bilmediği, tanımadığı şeyler olacaktı. Aykırı olanlar, ayrımcılığa uğramayacaktı. İnsanlar aykırı olmalarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaktı. Baş kaldırmak yerinilen değil övünülen bir eylem olarak anılacak ve insanlık tarihi kendi çağlarında kabul görmeyen ama değerleri ancak çok sonraları anlaşılan az sayıda baş kaldıran kahramanla daha fazla karşılaşmış olacaktı. Ama tabii kahramanlık nadir görülen bir durum olmayacağı için adları “kahraman” olmayacaktı.
Adem Lilith’e neden aşık oldu ve onun nesinden korktu? Lilith ona kendindeki hangi eksikliği hatırlattı?
Adem Lilith’e kendisine benzediği için âşık oldu veâşık olduğu için de üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Onun gibi topraktan yaratılan ve eşit haklara sahip olduğunu iddia eden sevgilisinin nedeni ne olursa olsun onunla eşitmiş gibi davranmasına tahammül edemedi. Adem kendisine duyduğu aşkın başka bir bireyde varlık kazanması fikrinden etkilendiği için Lilith’e âşık olmuştu. Lilith, eşit koşullar talep edince Adem buna rıza göstermedi, Lilith de gitmeyi tercih etti. Kimse aşkın nedeninin “maşuk”un kendisine duyduğu aşk olmasını kabul edemez, buna sabır gösteremez. Aşk bireysellik korunabildiği sürece devam edebilir. Adem Lilith’in cesaretinden ve başına buyruk olmasından korkmuş olabilir. Çünkü cesaret terk edilmeyi ya da terk etmeyi, yalnız kalmayı ya da yalnız bırakmayı kabullenmeyi gerektirir. Adem başına buyruk ve yürekli Lilith’in şartlar istediği gibi olmadığında ardına bile bakmadan gideceğini anladığında ondan korkmuş olabilir. Adem’in ancak durağan ve hep aynı kararlılıkta sürecek bir yaşantının içinde mutlu olabilecek bir mizacı var. Ona boyun eğecek bir kadın ve cennetin bitmez tükenmez yemişleri mutluluğu için kafi. Aradığı ve bulduğundan emin olduğu şey, “huzur”. İçinde heyecan ve farklılık barındıran bir yaşantı onun için mümkün değil. Lilith, Adem’e başka türlü bir hayat olabileceği ihtimalini hatırlatarak onun “huzur”unu bozuyor. “huzur” sonradan, Havva boyun eğen bir kadın olarak Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığında kaldığı yerden devam ediyor. Adem romanda da bahsettiğim “hafızasız tanrının hafızasız insanları”na örnek.
Kahramanınız Lamia adlı bir kadın. Manidar bir isim; “ışık saçan” anlamına geliyor. “Canavar”rolü biçilen ve başkalarının çocuklarını yiyen bu kadının hikayesi, Lilith’ten bile eski. Kahramanınızın Lilith ve Lamia’yla ortak yönü ne?
Lilith karşımıza pek çok farklı isimle çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan Mitolojisindeki Zeus’un sevgilisi Lamia. Birçok ortak noktaları mevcut. Zeus’un karısı Hera da Havva’ya benziyor. Her iki mitte de üçlü bir ilişki söz konusu. Lilith de, Lamia da sonunda onlara yapılanın intikamını almaya ant içiyor. Lamia gerçekten de manidar bir isim. Asıl enterasan olan Lamia’nın Leyla ile de bir tutulması. Leyla, “uzun ve karanlık gece” manasına geliyor, Lamia ise dediğiniz gibi “ışık saçan”. Ben bu iki manayı yorumlamak isteseydim, “geceyi aydınlatan” derdim, “geceye ait olan ışık”. Geceleyin var olabilmek için karanlığı aydınlatacak ışığa ihtiyaç duyuyor ve ışığını kendi üretiyor. Kendinden başkasına ihtiyaç duymuyor. Keramet kendinde. Cesaretinin nedeni de bu. Romandaki Lamia da işte tam da bu açıdan Lamia’ya ve Lilith’e benziyor. Aldığı kararı uygularken kendine has bir özelliğinden faydalanıyor. Başkasından yardım beklemeye gerek yok, metaforik olarak aralarındaki ortak yönü anlatmanın bana göre en etkili yolu Lamia’nın bu özelliğini vurgulamaktı.
Erkek egemen toplumlar onları lanetleyip yok etmeyi yüzyıllardır denedikleri halde ikisinin de günümüzde yaşamayı, var olmayı her zamankinden daha kuvvetli bir şekilde sürdürmelerini nasıl açıklıyorsunuz? Mesela kendi adıma ben idolü Havva olan bir kadın tanımadım. Bazıları açıkça söylüyor, bazıları farkında değil ama Fakat Lilith neredeyse bütün genç kadınların idolü…
Birini güçlendirmenin en etkili yolu, onu yok saymaktır. Yok sayılan, değerinin aşağısında muamele gören, eşit ve adil davranılmayan, farklılığı taciz edilen, düşünce ve ifade özgürlüğü tanınmayan bireyler ve topluluklar, kendilerini var etmenin yolunu mutlaka bulurlar. Meşru veya gayrimeşru, nasıl olursa olsun, yok sayılmak en büyük var olma ve hayatta kalma nedenidir. Var olmanın anlamsızlığına karşı hakiki bir nedeni olan birey de onu yok sayan karşısında tanınmak için tüm varlığını ortaya koyabilir. Ezilen, yok sayılan, ikinci sınıf addedilen, çifte standarda uğrayan birey, cinsiyeti ne olursa olsun bir kahraman arayışına girer. Davasında kendine yol gösterecek, ilham alacağı, cesaretini kaybettiğinde güç verecek br destek ihtiyacıyla… Lilith de Lamia da bu nedenden ötürü unutulmamaya yazgılı. Onlara “yok” muamelesi yapanlara inat, yaşamaya devam edecekler. İdolü Havva olan bir kadın belki yok ama idolü Havva imiş gibi davranan pek çok kadın var. Çünkü çoğunluğun sultası altında yaşamaya çalışmak, daha kolay. Biz pek çok şeyi yok saydığımız, konuşmaktan imtina ettiğimiz bir tarihin hafızasız çocuklarıyız. Hafızasızlığın iltifat gördüğü dönemlerin bedelini ödemek zorundayız. Hafızalarımızın gücü elinde bulunduranlar tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı, şekle şemale girmeyenlerin cezalandırıldığı yani hafızasızlaştırıldığı, hafızası sağlam olanların ise dilsizleştirilmeye çalışıldığı bir coğrafyanın bireyleri, belki de bu nedenle Lilith’i idol kabul ettiklerini itiraf edemiyorlardır.
Tanrı’nın Lilith’i cezalandırmak için seçtiği yol onu cennetten kovmak. İnsanlar onu yok etmek için hangi yolları kullandı?
İnsanlık bir şeyi yok etmek istediğinde ona yokmuş gibi davranır. Bu kural hiç değişmez. Zannedilir ki yok saymak, yok sayılanı yok etmeye muktedirdir. Halbuki, dedim ya, yok sayılanı güçlendirmekten başka bir işe yaramaz bu. Yok sayılmak zannedildiği gibi masumane, zararsız bir görmezden gelme şeklinde göstermez kendini. Şiddetli olur. Yok sayılırken de şiddetle mutlaka karşılaşılır. Neyin iltifat, neyin hakaret göreceğine karar verenler şiddeti meşrulaştırdıkları müddetçe, insanlık Lilith gibi farklı olanları yok etmek için kendinde hak görecek.
Kahramanınız Lamia’nın karşısına niçin zaman zaman birbirlerinin yerine geçebilen ama karakterleri bütünüyle farklı ikiz kardeşleri çıkardınız. Bu ikilik hali romanınızda erkeğe dair neyi simgeliyor?
İnsanoğlunun zaaflarına vurgu yapmak için bu ikiliği kullandım. Habil ve Kabil kadar farklı iki kardeşin, hataya düşme konusunda benzer zaaflara sahip olduğunu anlatmaktı gayem. Aynı rahmi aynı anda paylaşmış ama birbirlerine benzemeyen ikizler üzerinden anlatmaya çalıştığım kötülüğün, insanın bencil doğasının bir sonucu olduğu gerçeğini ve düşkünlüğün hep bu nedenden ötürü vuku bulduğunu anlatmanın bir yoluydu bu ikilik. Herkes evvela kendisini düşünür. Bazısı daha çok, bazısı daha az. Masumiyet bu dozun ölçüsünü belirlemez. Bu nedenle romanda karakterlerden beklenmeyen bir davranışla karşılaşıyoruz. Bu ikiliği romanda insan doğasının kendine yakın olana duyduğu bağlılığın, bağımlılığa dönüştüğü noktada tehlikeli bir hal alabileceğini anlatmak için de kullandım. Ya da şöyle: Kendimize yakın olana, en başta kendimize duyduğumuz marazi düşkünlüğü vurgulamak, kısaca egosantrik tabiatımızın doğal bir sonucu olan bağımlılığı daha net ortaya koyabilmek için…
Masumiyetin tanımı nedir? Masumiyet kavramı tehlikeli olabilir mi?
Olmayan bir şeyi tanımlamak imkansız. “Gördüğünüz her masumun kötü bir yanı vardı” cümlesine yürekten inanıyorum. Benim masumiyet tanımımda, bu dünyada var olamayacak ölçüde bir kendinden vazgeçme söz konusu. İnsanda varlık bulamayacak bir özellik masum olmak. Ama masum görünmek mümkün olabilir. Ve masum görünmek kesinlikle tehlikeli de olabilir. Beraberinde saklanmayı, sır tutmayı, hileyi ve yalanı getirir çünkü. İlk olarak insan kendi doğasını gizlemek zorunda kalır, “iyi insan”ı oynar, masum olduğunu ispatlama yoluna gider ve kendine bile yalan söyler. Sonunda infilak kaçınılmazdır. Otorite bizden masum olmamızı, suçsuz bireylerden ibaret temiz bir toplum haline gelmemizi bekliyor, hatta bunu gerekirse zorla sağlamaya çalışıyor. Masumiyetin tanımını da elbette kendi yapıyor. Tanımlamak kendi tekelinde. Masumiyeti zalimlikle sağlamaya çalışıyor. Masum görünmeyi başaranlar ödüllendirilirken, diğerleri hakarete ve tecavüze uğruyor. Evet, masum görünmek üzerinden, masumiyetin tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.
Kitabınızı dört bölüm halinde yazmışsınız: Şimdi, Önce, Daha da Önce ve Fi Tarihi… Hikaye geriye doğru, kat kat açılıyor… Kadın ve erkeğin sonrasını nasıl hayal ediyorsunuz?
Ayrımcılığın olduğu yerde bundan çıkar sağlayan birilerinin olması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu çıkar gruplarını ellerinde tuttukları ve hak iddia ettikleri her ne ise ondan vazgeçirebilmekte. Bunun münkün olduğu bir dünyayı ne yazık ki hayal edemiyorum. Oysa, cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir dünyada ayrımcılığın hiçbir türü var olamazdı. Ayrımcılığın her türü birbiriyle ilişki halinde, iç içe geçmiş vaziyette. Çözüm tek tek değil, topluca ortadan kaldırılmalarında. Böyle adil bir dünya düzeninde insanın kendini daha iyi ifade etme yolları bulacağı da aşikar. Çeşitliliğin zenginleştirdiğinin kabul edildiği, çok kültürlülüğün çok dilliliğin tehlike olarak görülmediği, adaletin zorbalıkla sağlanmadığı, insanların aynılaştırılmadığı bir dünyada kadın ve erkek daha sağlıklı ve “masum” bir ilişki içinde olabilirdi. Tüm bunlar sağlanabilseydi her türlü ilişki olması gerektiği gibi, doğal seyrinde akmaya başlardı. Sözgelişi her cins kendi doğasına yaklaştığı ama bunu yüceltmediği müddetçe diğer cinsi anlayabilirdi.
Edebiyat için “başkaldırmanın en zarif yolu” demişsiniz… Toplum olarak o en zarif yola bile kimi zaman tahammül edemeyişimizi nasıl açıklarsınız?
Sorunlar envai çeşit olsa da neden hep aynı. Farklılıklara tahammül gösterememek. Bu tahammülsüzlük öylesine yaygınlaşmış ve meşrulaşmış durumda ve öylesine olağan karşılanıyor ki her türlü mecrada kendinde müdahale hakkı gören “otorite”, kendini bir edebi eserin edebi olup olmadığına karar verebilecek kudret ve bilgide de görebiliyor. Bilgisizlik beraberinde cesareti getiriyor. Halbuki bir edebi eser toplumu tahrik ettiği, yüreklendirdiği ölçüde hafızalarda yer eder. Baş kaldıran, cesur edebi kahramanları daha çok sevmemizin nedeni budur. Kaldı ki “tahammül göstermek” kavramının içinde bile özveride bulunma ve kabul ettiği için kendini üstün görme gibi bir gizli mana saklı, bu bile yeterince rahatsızlık verici ve düşündürücü.
Edebi kahramanlarınız kimler?
Bir edebi kişiliğin sevilebilmesi yazarının okuyucuya karakterin bir hayal ürünü olduğunu unutturabilmesinde saklı. Bu edebi kahraman bir cani, bir kurban da olabilir; bir kahraman da, anti-kahraman da olabilir. Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’ndaki Hadrianus, Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’ndeki Justine, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Maria Puder, Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’undaki Paul, Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki Giovanni Drogo, Jack London’ın Martin Eden’ine adını veren Martin, Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault, bambaşka özelliklere sahip olmalarına rağmen hakikate yakın oldukları ve beni son derece keyifli bir yalana inandırdıkları için çok sevildiler.
http://egoistokur.com/esra-pekinden-lilith-farkliliklara-karsi-tahammulsuzlugumuzun-romani/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

