23 Aralık 2013 Pazartesi

İki ucu 'kötü' değnek


Müzik yaşamına çok daha önce başlasa da, sesine aşina olduğumuz, sevdiğimiz ve hatta özdeşleştidiğimiz Ezginin Günlüğü grubuyla tanıdık Hüsnü Arkan'ı. İzmir'deki konser öncesinde kısa bir söyleşi yaptık kendisiyle. 2010'da ayrılmış olmasına rağmen gruptan, yine de Ezginin Günlüğü ile ilgili sorudan başlamadan edemedik. Beraber geçen 17 yıl, yani yaklaşık 20 sene... 2 jenerasyon onun sesiyle dinledi grubu.
Tabii Ezginin Günlüğü faslından sonra geçtik Türkiye'de geçmişten günümüze devam eden sorunlara ve hızla değişen gündeme. Bu soruları sanatından bağımsız olarak düşünmek neredeyse imkansız. Sadece son çıkarttığı albüm olan "Yalnız Değiliz"i ele alsak bile, bu soruları tam da Hüsnü Arkan'a sorabileceğimizi görüyoruz. "Dağlar" şarkısı Kürt meselesini, "Ne Güzel" şarkısı tutuklu gazetecileri ve albümden bağımsız yaptığı "Eğilin" şarkısı Gezi olaylarını konu ediyor. Arkan'a rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili soruyu sorduğumuzda ise bir taraf olmadığını belirterek, bu operasyonu iki ucu kötü değnek olarak tanımladı.
Bir insan hakkında yaptığı şarkılar veya yazdığı kitaplarla fikir edinebiliyorsunuz; ama "Tanıyorum" demek imkansız gibi bir şey. Fakat Hüsnü Arkan "Tanıyorum" denilebilecek nadir insanlardan. Nasıl düşündüysem, karşımda da o düşüncelerin somut halini gördüm. Naifliği işte o tanıdık sıcak duyguyu beraberinde getirdi, sorular da arka arkaya geldi.
"Hem değişiklik istedim hem de zaman problemim vardı"
Daha önceki röportajlarınızda Ezginin Günlüğün'den ayrılma nedeninizi değişiklik yapmak istediğiniz için olduğunu söylemişsiniz. Neden sadece bu muydu?
Sadece değişiklik değildi. Zaman problemi vardı benim için. Zaten solo bir şeyler yapmayı deniyordum. Arada 'Destur' diye bir albümüm de oldu. Bir arkadaşımla da şu anda ertelenen bir projemiz vardı. Bir de kitap işleri girdi araya. Yani sıklaşmaya başladı o işler. 3 yılda bire indi kitap çalışmalarım. O yüzden bir zaman sorunum vardı ve tercihler yapmam gerekiyordu. Ezginin Günlüğü de devam ediyor ve ben de. Böylece bölünerek çoğalmış olduk.
Grupla çalışıyor olmak daha mı çok zaman alıyordu?
Konserler oluyor. 3 yılda bir albüm çıkartıyorsunuz, onun da çalışmaları bir, bir buçuk yıl sürüyor. Yani daha çok zaman alıyor diyebilirim.
Ezginin Günlüğü dönemini farklı, bu dönemi ise farklı tanımlıyorum diyebilir misiniz?
Öyle bir şey söyleyemem. Gerekçesine bağlı olarak zaman açısından rahatladım. İş yaparken daha bağımsız olarak yapıyorsunuz. Onun kazandırdığı şeyler var. Ama hiç fark etmeyen şeyler de var. Yine aynı sayıda olan bir ekiple çalışıyorum. Yani o konularda pek bir şey değişmiyor.
"Ön planda olmayı sevmiyorum"
Solo albümlerinizde Luxus, Rojin, Birsen Tezer gibi sanatçı arkadaşlarınızla çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu grup ruhunu barındırıyor olmanızdan kaynaklanıyor olabilir mi?
O biraz kişiliğinize bağlı. Çok fazla önde görünmek isterseniz, grup içindeyken de bunu yapabilirsiniz. Kişiliğiniz neye el veriyorsa öyle davranırsınız. Benimki de bu. Arkadaşlarla çalışmayı seviyorum. Fazla da ön planda olmayı sevmiyorum.
Hem yazar hem şair hem de müzisyen tarafınız var. Anlatacağınız çok şey var diyebilir miyiz?
İfade gereğinden dolayı bu işi yapıyorum. Bir de bildiğim işler bunlar. Başka iş bilmediğim için bunları yapıyorum. Tutku işi bu sonuçta. Müzik de öyle, edebiyatta öyle. Çok geç yaşlarda başlanan şeyler değil bunlar. Çocuk yaşta kafayı takarsınız. Benim de hem yazma süreci hem de müzikle ilgilenmem, çocukluktan itibaren başladı. Bu da benim açımdan iyi bir şey, çünkü başka bir iş yapmak istemezdim.
Her biri ayrı bir anlamtım şekli sizin için...
Evet. Kendimi ifade edebiliyorum. Fikrimi söylüyorum. İnsanlar dinliyorlar. Zevk aldığınız bir işin karşılığında para da veriyorlar size yaşayabileceğiniz kadar.
Türkiye'nin sorunları veya gündemi ile ilgili fikir beyan ediyorsunuz.
Yani izlemeye çalışıyorum Türkiye'de olan şeyleri; ama izliyorum yalnızca. Halkımız gibi ben de dışarıdan bakıyorum neler olduğuna. Pek fazla müdahale şansımız olmadı bugüne kadar. Ancak Gezi olaylarıyla müdahil olmaya başladı insanlar. O da yeterli midir, yetmez mi Türkiye'nin değişimi için bunu da göreceğiz.
"Gezi bitmez"
Gezi olayları bir milad mıydı? Bu süreç başladı ve bitti mi sizce?
Hayır bitmez. Yeni kuşaklar nasıl davranacakları konusunda bir deneyime sahip oluyorlar. O deneyimi alamazsınız insanların elinden. İstanbul'da mahalledeki çocuklar bile bağırıyorlar "Her yer taksim, her yer direniş!" diye. İnsanların deneyimi ellerinden alınacak bir şey değil ama umutlu olmamızı gerektirecek kadar büyümüş müdür, daha da gelişebilir mi, bunlar zamana bağlı şeyler. Önümüzdeki dönemde ne olacağını göreceğiz. Seçmenin tavrı değişecek mi, hak talepleri yükselecek mi?
Türkiye haklar konusunda çok zayıf bir yer. Sendikalaşma oranı çalışanlar arasında yüzde 8-9 oranında. Polislerin sendikası yok. Polislerin sendikası olmadığı için oradan alınıp oraya konulabiliyor. Bir anda 50 kişi atanabiliyor. Türkiye'de demokrasi yok. Hukuk devleti diyolar; diyemiyolar da gerçi. Öyle bir şey yok Türkiye'de.
Bugün Muharrem İnce'nin konuşmasını dinledim. Bir ajitasyon durumu var. Sürekli bir şeyler söylüyor ve saldırıyor. Ben CHP'li de değilim, AKP'li de değilim. İngiltere'de, Hollanda'da ya da Almanya'da herhangi bir mecliste bu işi yürütmenin, yasamanın merkezi olan yerde insanlar böyle konuşmazlar. Konuşurlarsa da alaya alınırlar. Orada problem konuşulur. Türkiye'de de bu olmalı aslında. Probleme dönülemiyor bir türlü ülkede. Hamasi konuşmalara, nutuklara dönüşünce iş , problemden uzaklaşmış oluyorsun ve çözüm konusunda hiçbir ilerleme olmuyor. 10 yıllardır da böyle gidiyor.
Her şeye öznel yaklaşan, olayları kişiselleştiren bir toplum olduğumuz için sanırım.
Öznellikten mi kaynaklanıyor, demokratik alışkanlıkların yerleşmemesinden mi kaynaklanıyor, kurumların yerleşik olmamasından mı kaynaklanıyor? Birçok sebebi var tabii.
Şu an gündemde olan rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili de fikrinizi alabilir miyiz?
Ben herhangi bir taraf olmadığım için bana iki ucu kötü bir değnek gibi geliyor. Durum ortada. Bir takım kanıtlar var diye söyleniyor. Ben söylenenlere ve yazılıp çizilenlere bakyorum. 3 bakanlık var, 3 bakanın oğlu var ve 75 milyar Türk lirasından bahsediliyor. Bir buçuk ton altının yakalanmasından bahsediliyor. Bunlar acayip şeyler tabii. Ama öte yandan değneğin diğer ucu var. Yargının içinde bir teşkilat var. Politik olarak zora düştüğünde harekete geçen bir teşkilat var. Bu da kötü. İkisi de birbirinden kötü. Bu yüzden yalnızca izleyebiliyoruz. Müdahale edemiyoruz.
Bu durum nereye varır?
Bilmiyorum. Bu da bir süreç. İzliyoruz ama ben bütün bunları ürkütücü buluyorum. Giderek hukuk dışında kalmak, sanki bir kurumlaşma haline geliyor. Hukuk dışı kurumlar daha fazla reel hale geliyor Türkiye'de. Bir de bu durum yasal hale geliyor. Yalnızca rüşvet değil, rüşvetin kovuşturulmasının yapılmasındaki süreç de yasal hale geliyor.
"Hükümet çözüm sürecine seçim yatırımı olarak bakıyor"
"Dağlar"a gelecek olursak, dağlar ne vakit turna görecek?
Kürt hareketinin varlığı yaklaşık 40 yıl olacak. Bizim gibi ülkelerde başka türlü de değişim olmuyor. Şiddetten bahsediliyor. Ben şiddeti seven bir insan değilim. Uygulanmasını olumlayacak bir insan değilim ama her şeyden önce büyük şiddeti, yani devlet şiddetini görme lazım. PKK'nın uyguladığı şiddetle devletin uyguladığı şiddeti teraziye koymak mümkün değil. İkisi de şiddet uyguladı bugüne kadar. Kürt halkının haklarını talep etmeye başladığını görüyorum. 20-25 yıldır oluyor bu ve ben bunu olumlu buluyorum. Sorunu çözecek olan bu talebin yığınsallaşmasıdır, sürekliliğidir. Karşısında bir devlet terörü olmazsa bu iş çözülebilir.
Peki çözülmeye başladı mı?
Ben o konuda pek fazla umutlu değilim. Çünkü çözmeye niyet etmek lazım. Bu hükümetin çok fazla bu niyette olduğunu sanmıyorum. Yalnızca bir seçim yatırımı olarak bakıyor olaya. Ama şöyle olumlu bir tarafı var; 8 aydır böyle bir süreç var ve 8 aydır en azından insanlar ölmüyor.
Politikada gerçek olan şeyi teslim etmek lazım. Bu bir gerçek; kimse ölmüyor 8 aydır. Bunun olumlu bir şey olduğunu söylemek gerek. Ama çözüm süreci ne olur, başarılı olur mu, olmaz mı, bunu da 1-2 yıl içerisinde göreceğiz. Ancak umutlu olduğumu söyleyemem.
"Foça'ya yerleşebilirim"
Foça'ya geldiğinizi duyduk. Bir bağlantınız var mı?
Foça'ya sık geliyorum. Bu yıl iki ay kaldım. Arkadaşımın evi var orada. Çalışmak için gidip kalıyorum. İleride yerleşmeyi de düşünüyorum.
Magazin gündeminden de bir soru soracak olursak, Kanto (Bana Bir Koca Lazım) şarkısını Hülya Avşar'ın söylesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben o konuda yorum yapacak insan değilim. Eğer ben verseydim birine şarkı, o zaman cevap verirdim.


28 Kasım 2013 Perşembe

Bırak yakamı “şarkılanma”

2014 yılına hemen hemen bir ay kala, aklımdan Metis Yayınları'nın “Olmayan Kelimeler” isimli 2012 ajandası geçiyor. “Olmayan kelimeler”den kasıt şöyle anlatılıyordu: “Acaba dilimizdeki hangi kelimelerin eksikliği yaşadıklarımıza da etki yapıyor? Kimi hayati duygularımız, tecrübelerimiz sırf adları konmadığı için hayatın dışında, önemsiz, tali gibi görünüyor olmasın? Dünya gezegenindeki kaderdaşlarımız bizimkilerden başka hangi kavramları/duyguları/durumları adlandırmaya ihtiyaç duyuyor? Edebiyatçılar bizim dikkatimize hangi yeni kelimeleri sunmak istiyor? Engin Geçtan, Birhan Keskin, Murathan Mungan, Ayşegül Devecioğlu, Ahmet Sipahioğlu, Süreyye Berfe, Meltem Ahıska, Saffet Murat Tura, Niyazi Zorlu, Cemal Yardımcı, Türker Armaner, Fatmagül Berktay, Murat Uyurkulak ajandaya katkıda bulunan isimler arasında...”

Saffet Murat Tura, “şarkılanma” kelimesini anlatmıştı. Şarkılanma, alakasız zamanlarda mırıldanmaya başladığımız şarkılar oluyor. Hatta bu şarkılar baştan sona bildiğimiz, özellikle dinlediğimiz şarkılar olmayabiliyor. Genelde bu mırıldanış, bastırdığımız, farkında olmadan kafamıza taktığımız şeylerin, bilinç altımız tarafından bize gönderdiği mesajlar. Yani buna benzer şeyler yazmıştı Tura.

Bu aralar çok sık şarkılanma yaşıyorum. Hele bir şarkı var ki, özellikle dinlemediğim halde (mırıl mırıl mırıldandığıma göre duydum bir yerlerde) yakamı bırakmıyor. Böylelikle yeri gelmişken; Selam Olsun Bilinçaltıma...



24 Haziran 2013 Pazartesi

Zaaflar ve inkarlar

Bir bebek verdiler elime. Benim dedim, besledim, yıkadım… Gözümden sakındım, ilk adımına şahit oldum, ilk kez aşık olduğunu gördüm, bir film gibi gülümseyerek izledim onu. Evlenmek isteyenler oldu benimle, üvey baba istemem çocuğuma dedim. Yolda yürürken biri dokundu omzuma, o senin çocuğun değil dedi. Neyim diye sordum. Verdiği cevapla güzel olarak gördüğüm tüm yaşadıklarıma öfkeyle baktım. Zaten babam yoktu, bir de kocasız ve çocuksuz kaldım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Yozzurum’a taşındım. Yobazlıktan yakındım, evden çıkmadım, ailemi ziyarete geldikçe yobazlıkları anlattım. Yıllar sonra baba ocağına dönünce artık ben de bir Yozzurumlu olmuştum. Bunu fark ettim, ağladım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Üniversitede memleketi kurtaracak konuşmalar yaptım, edebiyatın Z’sinden çıktım, iki lafı bir araya getiremeyenlerle saniye oturamadım. Okul bitti. Bir köye tayin ettiler beni. İl aşırı, ülke aşırı konuşmalar yaptım arkadaşlarımla. Sonra sevgiye acıktım, bir köylü kızı sevdim.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Eyleme gittim “Kahrolsun…” diye bağırdım, sevgiye açtım, yanımda bağıranı sevdim.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

İşe gittim, konuşunca koşarak kaçmak istediğim adam, bir gün gözlerime bakarken eridim, sevdim, çünkü sevgiye açtım.

ᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥᴥ

Ama tüm bunları başkalarına değil, kendime başka türlü anlattım.


3 Ocak 2013 Perşembe

Orospu ruhların önlenemez fark edilişleri

Çirkin bir surata sahip insanın var olabilme çabası şirin görünmekken, küçük veya büyük bir tadilat sonrası çirkinliğinin küçük-büyük azaldığını görünce, şirinlik yerini ne oldum budalalığında bir kibire bırakıyor. “Dağlarda ceylan gibi sekerim, soğuk sularda çimerim” tavrı, koluna takamayacak küçüklükte sapı olan çantasını yanındakine taşıtma, topuklu ayakkabılar giydiği ayaklarının daha ikinci adımını takside sonlandırmaya varıyor. Yıllardır ezikliğini göstermemeye harcadığı gayret, bir anda oryantal bir edaya dönüşüyor: “Artık herkes bana baksın!”

*************

Öyle alelade durmaya çalışırken, istediğini elde etmesiyle gözü parlayan hinoğlu hinin, arzuyla gümbürdeyen kalbinin sesi, halbuki Fizan’dan duyuluyor. Oysa Fizan’ın gram umurunda olmadığı kişi, yediği ve içtiğinin denk olduğu yanındakine fark edilmemek için gerim gerim gerilirken, tefin zilleri gibi çangır çungur çalan yüreğinin bu denli ses çıkardığını bilmiyor. “Yok yaa, ne görücem” gevşekliğiyle tonlanan cümle, istenilenin görülmesi ardı yukarı çekilen yanak kaslarıyla son buluyor. Sonrası sevgi arsızı bir çocuk: “Bakın, tüm umursamazlığıma karşın, ben nasıl da seviliyorum.” ya da “Seviliyordum.”

**************

Onun fark ediliş meselesi ise alkolde yatıyor. Bir canlıyı incitmeden evvel bin kere düşünen, olaylar karşısında bünyesini mabet atfedip tapacak kadar sabırla duran insan yavaş yavaş kanına yayılan alkol sayesinde tam karşıt bir rolle bizleri selamlıyor. Daha osurmadan nem kapan, “a” dedi mi kahkahalara boğulan ademoğlu, burnunun ucundakini göremediği için elleriyle yokluyor. Bu denli değişim karşısında çatlayan minelere dönüşen insanların kıçına diken çoktan girmiş oluyor. Bu insanın söyleyecek bir repliği yok, o halde biz soralım: “Neden böyle yapıyorsun?”, “Bilmem!”

 

 

 

 

14 Aralık 2012 Cuma


Esra Pekin, acıma ile canı yanma arasındaki farkı kişinin acıya olan mesafesiyle anlatıyor Lilith'te. Acı uzağındaysa acıyan, yakınındaysa canı yanan oluyorsun. Bir de insanoğlunun, bunların dışında, uzağında olan hiçbir acının kendi başına gelmeyecekmiş gibi davranma durumu var. Kitap, bilsek de bize hiç rast gelmeyecekmişçesine yaşadığımız "ölüm" gerçeğini yineliyor. Ölü bir kargayla ölü bir insan arasında ne fark var?

Gülenay Börekçi'nin Esra Pekin ile Lilith üzerine yaptığı röportaj:

esra pekin’den lilith: farklılıklara karşı tahammülsüzlüğümüzün romanı


Romanınızın isminden başlarsak… Adem ve Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini biliyoruz. Fakat Havva’dan önce Lilith vardı. Ve onun kaderi cennetten tek başına“kovulmak” oldu. Efsane başka türlü ilerleseydi, Lilith kalsaydı, ne olurdu? Demek istediğim Lilith Adem’e baş kaldırsaydı ve gene de kovulmasaydı, hayatımızda ne değişirdi?

Farklılıklara gösterdiğimiz tahammül şimdikiyle kıyaslanmayacak ölçüde bambaşka bir noktada olurdu. En başta kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farkından kaynaklanan hiçbir çifte standart mevcudiyet kazanamazdı. Baş kaldırdığı için Lilith’in adı, tüm kutsal sayılan kitaplardan silinmiş. Değeri ve cesareti tam da burada ortaya çıkıyor. Hikayelerde ondan insanlığın çok da haz etmediği bir şekilde bahsediliyor ama başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü ve söylediği Lilith için manasız. Bu yüzden sadece kadınların değil farklılıklarından ötürü toplum dışına sürülmüş tüm yalnızlaştırılmış bireylerin kahramanı o. Simgesel değeri muazzam. Lilith baş kaldırdığında kovulmasaydı “aykırılık”, “ayrımcılık” gibi birbirini karşılıklı üreten ve dolayısıyla besleyen kavramlar insanlığın bilmediği, tanımadığı şeyler olacaktı. Aykırı olanlar, ayrımcılığa uğramayacaktı. İnsanlar aykırı olmalarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaktı. Baş kaldırmak yerinilen değil övünülen bir eylem olarak anılacak ve insanlık tarihi kendi çağlarında kabul görmeyen ama değerleri ancak çok sonraları anlaşılan az sayıda baş kaldıran kahramanla daha fazla karşılaşmış olacaktı. Ama tabii kahramanlık nadir görülen bir durum olmayacağı için adları “kahraman” olmayacaktı.
Adem Lilith’e neden aşık oldu ve onun nesinden korktu? Lilith ona kendindeki hangi eksikliği hatırlattı?
Adem Lilith’e kendisine benzediği için âşık oldu veâşık olduğu için de üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Onun gibi topraktan yaratılan ve eşit haklara sahip olduğunu iddia eden sevgilisinin nedeni ne olursa olsun onunla eşitmiş gibi davranmasına tahammül edemedi. Adem kendisine duyduğu aşkın başka bir bireyde varlık kazanması fikrinden etkilendiği için Lilith’e âşık olmuştu. Lilith, eşit koşullar talep edince Adem buna rıza göstermedi, Lilith de gitmeyi tercih etti. Kimse aşkın nedeninin “maşuk”un kendisine duyduğu aşk olmasını kabul edemez, buna sabır gösteremez. Aşk bireysellik korunabildiği sürece devam edebilir. Adem Lilith’in cesaretinden ve başına buyruk olmasından korkmuş olabilir. Çünkü cesaret terk edilmeyi ya da terk etmeyi, yalnız kalmayı ya da yalnız bırakmayı kabullenmeyi gerektirir. Adem başına buyruk ve yürekli Lilith’in şartlar istediği gibi olmadığında ardına bile bakmadan gideceğini anladığında ondan korkmuş olabilir. Adem’in ancak durağan ve hep aynı kararlılıkta sürecek bir yaşantının içinde mutlu olabilecek bir mizacı var. Ona boyun eğecek bir kadın ve cennetin bitmez tükenmez yemişleri mutluluğu için kafi. Aradığı ve bulduğundan emin olduğu şey, “huzur”. İçinde heyecan ve farklılık barındıran bir yaşantı onun için mümkün değil. Lilith, Adem’e başka türlü bir hayat olabileceği ihtimalini hatırlatarak onun “huzur”unu bozuyor. “huzur” sonradan, Havva boyun eğen bir kadın olarak Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığında kaldığı yerden devam ediyor. Adem romanda da bahsettiğim “hafızasız tanrının hafızasız insanları”na örnek.
Kahramanınız Lamia adlı bir kadın. Manidar bir isim; “ışık saçan” anlamına geliyor. “Canavar”rolü biçilen ve başkalarının çocuklarını yiyen bu kadının hikayesi, Lilith’ten bile eski. Kahramanınızın Lilith ve Lamia’yla ortak yönü ne?
Lilith karşımıza pek çok farklı isimle çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan Mitolojisindeki Zeus’un sevgilisi Lamia. Birçok ortak noktaları mevcut. Zeus’un karısı Hera da Havva’ya benziyor. Her iki mitte de üçlü bir ilişki söz konusu. Lilith de, Lamia da sonunda onlara yapılanın intikamını almaya ant içiyor. Lamia gerçekten de manidar bir isim. Asıl enterasan olan Lamia’nın Leyla ile de bir tutulması. Leyla, “uzun ve karanlık gece” manasına geliyor, Lamia ise dediğiniz gibi “ışık saçan”. Ben bu iki manayı yorumlamak isteseydim, “geceyi aydınlatan” derdim, “geceye ait olan ışık”. Geceleyin var olabilmek için karanlığı aydınlatacak ışığa ihtiyaç duyuyor ve ışığını kendi üretiyor. Kendinden başkasına ihtiyaç duymuyor. Keramet kendinde. Cesaretinin nedeni de bu. Romandaki Lamia da işte tam da bu açıdan Lamia’ya ve Lilith’e benziyor. Aldığı kararı uygularken kendine has bir özelliğinden faydalanıyor. Başkasından yardım beklemeye gerek yok, metaforik olarak aralarındaki ortak yönü anlatmanın bana göre en etkili yolu Lamia’nın bu özelliğini vurgulamaktı.
Erkek egemen toplumlar onları lanetleyip yok etmeyi yüzyıllardır denedikleri halde ikisinin de günümüzde yaşamayı, var olmayı her zamankinden daha kuvvetli bir şekilde sürdürmelerini nasıl açıklıyorsunuz? Mesela kendi adıma ben idolü Havva olan bir kadın tanımadım. Bazıları açıkça söylüyor, bazıları farkında değil ama Fakat Lilith neredeyse bütün genç kadınların idolü…
Birini güçlendirmenin en etkili yolu, onu yok saymaktır. Yok sayılan, değerinin aşağısında muamele gören, eşit ve adil davranılmayan, farklılığı taciz edilen, düşünce ve ifade özgürlüğü tanınmayan bireyler ve topluluklar, kendilerini var etmenin yolunu mutlaka bulurlar. Meşru veya gayrimeşru, nasıl olursa olsun, yok sayılmak en büyük var olma ve hayatta kalma nedenidir. Var olmanın anlamsızlığına karşı hakiki bir nedeni olan birey de onu yok sayan karşısında tanınmak için tüm varlığını ortaya koyabilir. Ezilen, yok sayılan, ikinci sınıf addedilen, çifte standarda uğrayan birey, cinsiyeti ne olursa olsun bir kahraman arayışına girer. Davasında kendine yol gösterecek, ilham alacağı, cesaretini kaybettiğinde güç verecek br destek ihtiyacıyla… Lilith de Lamia da bu nedenden ötürü unutulmamaya yazgılı. Onlara “yok” muamelesi yapanlara inat, yaşamaya devam edecekler. İdolü Havva olan bir kadın belki yok ama idolü Havva imiş gibi davranan pek çok kadın var. Çünkü çoğunluğun sultası altında yaşamaya çalışmak, daha kolay. Biz pek çok şeyi yok saydığımız, konuşmaktan imtina ettiğimiz bir tarihin hafızasız çocuklarıyız. Hafızasızlığın iltifat gördüğü dönemlerin bedelini ödemek zorundayız. Hafızalarımızın gücü elinde bulunduranlar tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı, şekle şemale girmeyenlerin cezalandırıldığı yani hafızasızlaştırıldığı, hafızası sağlam olanların ise dilsizleştirilmeye çalışıldığı bir coğrafyanın bireyleri, belki de bu nedenle Lilith’i idol kabul ettiklerini itiraf edemiyorlardır.
Tanrı’nın Lilith’i cezalandırmak için seçtiği yol onu cennetten kovmak. İnsanlar onu yok etmek için hangi yolları kullandı?
İnsanlık bir şeyi yok etmek istediğinde ona yokmuş gibi davranır. Bu kural hiç değişmez. Zannedilir ki yok saymak, yok sayılanı yok etmeye muktedirdir. Halbuki, dedim ya, yok sayılanı güçlendirmekten başka bir işe yaramaz bu. Yok sayılmak zannedildiği gibi masumane, zararsız bir görmezden gelme şeklinde göstermez kendini. Şiddetli olur. Yok sayılırken de şiddetle mutlaka karşılaşılır. Neyin iltifat, neyin hakaret göreceğine karar verenler şiddeti meşrulaştırdıkları müddetçe, insanlık Lilith gibi farklı olanları yok etmek için kendinde hak görecek.
Kahramanınız Lamia’nın karşısına niçin zaman zaman birbirlerinin yerine geçebilen ama karakterleri bütünüyle farklı ikiz kardeşleri çıkardınız. Bu ikilik hali romanınızda erkeğe dair neyi simgeliyor?
İnsanoğlunun zaaflarına vurgu yapmak için bu ikiliği kullandım. Habil ve Kabil kadar farklı iki kardeşin, hataya düşme konusunda benzer zaaflara sahip olduğunu anlatmaktı gayem. Aynı rahmi aynı anda paylaşmış ama birbirlerine benzemeyen ikizler üzerinden anlatmaya çalıştığım kötülüğün, insanın bencil doğasının bir sonucu olduğu gerçeğini ve düşkünlüğün hep bu nedenden ötürü vuku bulduğunu anlatmanın bir yoluydu bu ikilik. Herkes evvela kendisini düşünür. Bazısı daha çok, bazısı daha az. Masumiyet bu dozun ölçüsünü belirlemez. Bu nedenle romanda karakterlerden beklenmeyen bir davranışla karşılaşıyoruz. Bu ikiliği romanda insan doğasının kendine yakın olana duyduğu bağlılığın, bağımlılığa dönüştüğü noktada tehlikeli bir hal alabileceğini anlatmak için de kullandım. Ya da şöyle: Kendimize yakın olana, en başta kendimize duyduğumuz marazi düşkünlüğü vurgulamak, kısaca egosantrik tabiatımızın doğal bir sonucu olan bağımlılığı daha net ortaya koyabilmek için…
Masumiyetin tanımı nedir? Masumiyet kavramı tehlikeli olabilir mi?
Olmayan bir şeyi tanımlamak imkansız. “Gördüğünüz her masumun kötü bir yanı vardı” cümlesine yürekten inanıyorum. Benim masumiyet tanımımda, bu dünyada var olamayacak ölçüde bir kendinden vazgeçme söz konusu. İnsanda varlık bulamayacak bir özellik masum olmak. Ama masum görünmek mümkün olabilir. Ve masum görünmek kesinlikle tehlikeli de olabilir. Beraberinde saklanmayı, sır tutmayı, hileyi ve yalanı getirir çünkü. İlk olarak insan kendi doğasını gizlemek zorunda kalır, “iyi insan”ı oynar, masum olduğunu ispatlama yoluna gider ve kendine bile yalan söyler. Sonunda infilak kaçınılmazdır. Otorite bizden masum olmamızı, suçsuz bireylerden ibaret temiz bir toplum haline gelmemizi bekliyor, hatta bunu gerekirse zorla sağlamaya çalışıyor. Masumiyetin tanımını da elbette kendi yapıyor. Tanımlamak kendi tekelinde. Masumiyeti zalimlikle sağlamaya çalışıyor. Masum görünmeyi başaranlar ödüllendirilirken, diğerleri hakarete ve tecavüze uğruyor. Evet, masum görünmek üzerinden, masumiyetin tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.
Kitabınızı dört bölüm halinde yazmışsınız: Şimdi, Önce, Daha da Önce ve Fi Tarihi… Hikaye geriye doğru, kat kat açılıyor… Kadın ve erkeğin sonrasını nasıl hayal ediyorsunuz?
Ayrımcılığın olduğu yerde bundan çıkar sağlayan birilerinin olması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu çıkar gruplarını ellerinde tuttukları ve hak iddia ettikleri her ne ise ondan vazgeçirebilmekte. Bunun münkün olduğu bir dünyayı ne yazık ki hayal edemiyorum. Oysa, cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir dünyada ayrımcılığın hiçbir türü var olamazdı. Ayrımcılığın her türü birbiriyle ilişki halinde, iç içe geçmiş vaziyette. Çözüm tek tek değil, topluca ortadan kaldırılmalarında. Böyle adil bir dünya düzeninde insanın kendini daha iyi ifade etme yolları bulacağı da aşikar. Çeşitliliğin zenginleştirdiğinin kabul edildiği, çok kültürlülüğün çok dilliliğin tehlike olarak görülmediği, adaletin zorbalıkla sağlanmadığı, insanların aynılaştırılmadığı bir dünyada kadın ve erkek daha sağlıklı ve “masum” bir ilişki içinde olabilirdi. Tüm bunlar sağlanabilseydi her türlü ilişki olması gerektiği gibi, doğal seyrinde akmaya başlardı. Sözgelişi her cins kendi doğasına yaklaştığı ama bunu yüceltmediği müddetçe diğer cinsi anlayabilirdi.
Edebiyat için “başkaldırmanın en zarif yolu” demişsiniz… Toplum olarak o en zarif yola bile kimi zaman tahammül edemeyişimizi nasıl açıklarsınız?
Sorunlar envai çeşit olsa da neden hep aynı. Farklılıklara tahammül gösterememek. Bu tahammülsüzlük öylesine yaygınlaşmış ve meşrulaşmış durumda ve öylesine olağan karşılanıyor ki her türlü mecrada kendinde müdahale hakkı gören “otorite”, kendini bir edebi eserin edebi olup olmadığına karar verebilecek kudret ve bilgide de görebiliyor. Bilgisizlik beraberinde cesareti getiriyor. Halbuki bir edebi eser toplumu tahrik ettiği, yüreklendirdiği ölçüde hafızalarda yer eder. Baş kaldıran, cesur edebi kahramanları daha çok sevmemizin nedeni budur. Kaldı ki “tahammül göstermek” kavramının içinde bile özveride bulunma ve kabul ettiği için kendini üstün görme gibi bir gizli mana saklı, bu bile yeterince rahatsızlık verici ve düşündürücü.
Edebi kahramanlarınız kimler?
Bir edebi kişiliğin sevilebilmesi yazarının okuyucuya karakterin bir hayal ürünü olduğunu unutturabilmesinde saklı. Bu edebi kahraman bir cani, bir kurban da olabilir; bir kahraman da, anti-kahraman da olabilir. Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’ndaki Hadrianus, Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’ndeki Justine, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Maria Puder, Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’undaki Paul, Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki Giovanni Drogo, Jack London’ın Martin Eden’ine adını veren Martin, Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault, bambaşka özelliklere sahip olmalarına rağmen hakikate yakın oldukları ve beni son derece keyifli bir yalana inandırdıkları için çok sevildiler.
http://egoistokur.com/esra-pekinden-lilith-farkliliklara-karsi-tahammulsuzlugumuzun-romani/

27 Kasım 2012 Salı

Ağır aksak ilerleyen mali durumlar, hızla akan ömrün süratini kesmiyor. İğdiş edilmiş bir süratin içinde hayhuylanırken, hayata neden erkek cinsiyetini atfettiğini düşünemiyor. Belki bir Kibele doğurganlığına sahip olduğunu bildiği içindir. Bu coğrafya ne garip şey, anne! Bereketi temsil eden tanrıçada bile, Anadolu kökenlisi geliyor aklına. 

19 Ekim 2012 Cuma


Orada bir köy var uzakta. Gitsen de senin olmayan ama öldüğünde içini yakan…