Mutlak otorite karşısında zorluk yaşayanlar… Yaratıcı düşünce gerektirmeyen sistemlerde düş kırıklığına uğrayanlar…
17 Aralık 2014 Çarşamba
16 Aralık 2014 Salı
"Marshmallow" kara taşa döndü
Böyle görmek istersin de görmek istemeyeceğin bir şey çıkar. Gördüğüne sevinirsin de bir taraftan cız sesini duyarsın. Birileriyle tanıştırılıyorken bir de o arada, o "cız"ı duymasınlar diye saçmalarsın. İşte öyle bir şey... Bayılıyorum bu ikircikli durumlara!
"Marshmallow" kara taşa döndü. Varsın dönsün...
"Marshmallow" kara taşa döndü. Varsın dönsün...
1 Aralık 2014 Pazartesi
Ah'lar Ağacı
1-
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.
İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!
İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.
Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!
Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.
İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!
Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!
Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!
Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.
Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.
Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!
Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.
At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.
2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.
İç ses!
Bu bahsi kapa!
Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?
Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?
Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.
Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.
Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”
Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.
Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!
İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.
Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!
Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!
İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
25 Kasım 2014 Salı
18 Kasım 2014 Salı
Yıldız kaydı
Ben şimdiye kadar ufacık bir işaret bekledim. Kocaman bir yıldız kaydı. Başına konacak sandım bir an. Çok güzeldi ama çok güzel...
Nice selvi (servi miydi acaba) boylu, kısa boylu, yüce gönüllü, hasis kalpli yarlardan ayrıldık. Sonra o yıldız kaydı. Başına konacak sandım; yüreğime kondu.
Nice selvi (servi miydi acaba) boylu, kısa boylu, yüce gönüllü, hasis kalpli yarlardan ayrıldık. Sonra o yıldız kaydı. Başına konacak sandım; yüreğime kondu.
23 Aralık 2013 Pazartesi
İki ucu 'kötü' değnek
Müzik
yaşamına çok daha önce başlasa da, sesine aşina olduğumuz,
sevdiğimiz ve hatta özdeşleştidiğimiz Ezginin Günlüğü
grubuyla tanıdık Hüsnü Arkan'ı. İzmir'deki konser öncesinde
kısa bir söyleşi yaptık kendisiyle. 2010'da ayrılmış olmasına
rağmen gruptan, yine de Ezginin Günlüğü ile ilgili sorudan
başlamadan edemedik. Beraber geçen 17 yıl, yani yaklaşık 20
sene... 2 jenerasyon onun sesiyle dinledi grubu.
Tabii
Ezginin Günlüğü faslından sonra geçtik Türkiye'de geçmişten
günümüze devam eden sorunlara ve hızla değişen gündeme. Bu
soruları sanatından bağımsız olarak düşünmek neredeyse
imkansız. Sadece son çıkarttığı albüm olan "Yalnız
Değiliz"i ele alsak bile, bu soruları tam da Hüsnü Arkan'a
sorabileceğimizi görüyoruz. "Dağlar" şarkısı Kürt
meselesini, "Ne Güzel" şarkısı tutuklu gazetecileri ve
albümden bağımsız yaptığı "Eğilin" şarkısı Gezi
olaylarını konu ediyor. Arkan'a rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla
ilgili soruyu sorduğumuzda ise bir taraf olmadığını belirterek,
bu operasyonu iki ucu kötü değnek olarak tanımladı.
Bir
insan hakkında yaptığı şarkılar veya yazdığı kitaplarla
fikir edinebiliyorsunuz; ama "Tanıyorum" demek imkansız
gibi bir şey. Fakat Hüsnü Arkan "Tanıyorum"
denilebilecek nadir insanlardan. Nasıl düşündüysem, karşımda
da o düşüncelerin somut halini gördüm. Naifliği işte o tanıdık
sıcak duyguyu beraberinde getirdi, sorular da arka arkaya geldi.
"Hem
değişiklik istedim hem de zaman problemim vardı"
Daha
önceki röportajlarınızda Ezginin Günlüğün'den ayrılma
nedeninizi değişiklik yapmak istediğiniz için olduğunu
söylemişsiniz. Neden sadece bu muydu?
Sadece
değişiklik değildi. Zaman problemi vardı benim için. Zaten solo
bir şeyler yapmayı deniyordum. Arada 'Destur' diye bir albümüm de
oldu. Bir arkadaşımla da şu anda ertelenen bir projemiz vardı.
Bir de kitap işleri girdi araya. Yani sıklaşmaya başladı o
işler. 3 yılda bire indi kitap çalışmalarım. O yüzden bir
zaman sorunum vardı ve tercihler yapmam gerekiyordu. Ezginin Günlüğü
de devam ediyor ve ben de. Böylece bölünerek çoğalmış olduk.
Grupla
çalışıyor olmak daha mı çok zaman alıyordu?
Konserler
oluyor. 3 yılda bir albüm çıkartıyorsunuz, onun da çalışmaları
bir, bir buçuk yıl sürüyor. Yani daha çok zaman alıyor
diyebilirim.
Ezginin
Günlüğü dönemini farklı, bu dönemi ise farklı tanımlıyorum
diyebilir misiniz?
Öyle
bir şey söyleyemem. Gerekçesine bağlı olarak zaman açısından
rahatladım. İş yaparken daha bağımsız olarak yapıyorsunuz.
Onun kazandırdığı şeyler var. Ama hiç fark etmeyen şeyler de
var. Yine aynı sayıda olan bir ekiple çalışıyorum. Yani o
konularda pek bir şey değişmiyor.
"Ön
planda olmayı sevmiyorum"
Solo
albümlerinizde Luxus, Rojin, Birsen Tezer gibi sanatçı
arkadaşlarınızla çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu grup ruhunu
barındırıyor olmanızdan kaynaklanıyor olabilir mi?
O
biraz kişiliğinize bağlı. Çok fazla önde görünmek isterseniz,
grup içindeyken de bunu yapabilirsiniz. Kişiliğiniz neye el
veriyorsa öyle davranırsınız. Benimki de bu. Arkadaşlarla
çalışmayı seviyorum. Fazla da ön planda olmayı sevmiyorum.
Hem
yazar hem şair hem de müzisyen tarafınız var. Anlatacağınız
çok şey var diyebilir miyiz?
İfade
gereğinden dolayı bu işi yapıyorum. Bir de bildiğim işler
bunlar. Başka iş bilmediğim için bunları yapıyorum. Tutku işi
bu sonuçta. Müzik de öyle, edebiyatta öyle. Çok geç yaşlarda
başlanan şeyler değil bunlar. Çocuk yaşta kafayı takarsınız.
Benim de hem yazma süreci hem de müzikle ilgilenmem, çocukluktan
itibaren başladı. Bu da benim açımdan iyi bir şey, çünkü
başka bir iş yapmak istemezdim.
Her
biri ayrı bir anlamtım şekli sizin için...
Evet.
Kendimi ifade edebiliyorum. Fikrimi söylüyorum. İnsanlar
dinliyorlar. Zevk aldığınız bir işin karşılığında para da
veriyorlar size yaşayabileceğiniz kadar.
Türkiye'nin
sorunları veya gündemi ile ilgili fikir beyan ediyorsunuz.
Yani
izlemeye çalışıyorum Türkiye'de olan şeyleri; ama izliyorum
yalnızca. Halkımız gibi ben de dışarıdan bakıyorum neler
olduğuna. Pek fazla müdahale şansımız olmadı bugüne kadar.
Ancak Gezi olaylarıyla müdahil olmaya başladı insanlar. O da
yeterli midir, yetmez mi Türkiye'nin değişimi için bunu da
göreceğiz.
"Gezi
bitmez"
Gezi
olayları bir milad mıydı? Bu süreç başladı ve bitti mi sizce?
Hayır
bitmez. Yeni kuşaklar nasıl davranacakları konusunda bir deneyime
sahip oluyorlar. O deneyimi alamazsınız insanların elinden.
İstanbul'da mahalledeki çocuklar bile bağırıyorlar "Her yer
taksim, her yer direniş!" diye. İnsanların deneyimi
ellerinden alınacak bir şey değil ama umutlu olmamızı
gerektirecek kadar büyümüş müdür, daha da gelişebilir mi,
bunlar zamana bağlı şeyler. Önümüzdeki dönemde ne olacağını
göreceğiz. Seçmenin tavrı değişecek mi, hak talepleri
yükselecek mi?
Türkiye
haklar konusunda çok zayıf bir yer. Sendikalaşma oranı çalışanlar
arasında yüzde 8-9 oranında. Polislerin sendikası yok. Polislerin
sendikası olmadığı için oradan alınıp oraya konulabiliyor. Bir
anda 50 kişi atanabiliyor. Türkiye'de demokrasi yok. Hukuk devleti
diyolar; diyemiyolar da gerçi. Öyle bir şey yok Türkiye'de.
Bugün
Muharrem İnce'nin konuşmasını dinledim. Bir ajitasyon durumu var.
Sürekli bir şeyler söylüyor ve saldırıyor. Ben CHP'li de
değilim, AKP'li de değilim. İngiltere'de, Hollanda'da ya da
Almanya'da herhangi bir mecliste bu işi yürütmenin, yasamanın
merkezi olan yerde insanlar böyle konuşmazlar. Konuşurlarsa da
alaya alınırlar. Orada problem konuşulur. Türkiye'de de bu olmalı
aslında. Probleme dönülemiyor bir türlü ülkede. Hamasi
konuşmalara, nutuklara dönüşünce iş , problemden uzaklaşmış
oluyorsun ve çözüm konusunda hiçbir ilerleme olmuyor. 10
yıllardır da böyle gidiyor.
Her
şeye öznel yaklaşan, olayları kişiselleştiren bir toplum
olduğumuz için sanırım.
Öznellikten
mi kaynaklanıyor, demokratik alışkanlıkların yerleşmemesinden
mi kaynaklanıyor, kurumların yerleşik olmamasından mı
kaynaklanıyor? Birçok sebebi var tabii.
Şu
an gündemde olan rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili de
fikrinizi alabilir miyiz?
Ben
herhangi bir taraf olmadığım için bana iki ucu kötü bir değnek
gibi geliyor. Durum ortada. Bir takım kanıtlar var diye söyleniyor.
Ben söylenenlere ve yazılıp çizilenlere bakyorum. 3 bakanlık
var, 3 bakanın oğlu var ve 75 milyar Türk lirasından
bahsediliyor. Bir buçuk ton altının yakalanmasından bahsediliyor.
Bunlar acayip şeyler tabii. Ama öte yandan değneğin diğer ucu
var. Yargının içinde bir teşkilat var. Politik olarak zora
düştüğünde harekete geçen bir teşkilat var. Bu da kötü.
İkisi de birbirinden kötü. Bu yüzden yalnızca izleyebiliyoruz.
Müdahale edemiyoruz.
Bu
durum nereye varır?
Bilmiyorum.
Bu da bir süreç. İzliyoruz ama ben bütün bunları ürkütücü
buluyorum. Giderek hukuk dışında kalmak, sanki bir kurumlaşma
haline geliyor. Hukuk dışı kurumlar daha fazla reel hale geliyor
Türkiye'de. Bir de bu durum yasal hale geliyor. Yalnızca rüşvet
değil, rüşvetin kovuşturulmasının yapılmasındaki süreç de
yasal hale geliyor.
"Hükümet
çözüm sürecine seçim yatırımı olarak bakıyor"
"Dağlar"a
gelecek olursak, dağlar ne vakit turna görecek?
Kürt
hareketinin varlığı yaklaşık 40 yıl olacak. Bizim gibi
ülkelerde başka türlü de değişim olmuyor. Şiddetten
bahsediliyor. Ben şiddeti seven bir insan değilim. Uygulanmasını
olumlayacak bir insan değilim ama her şeyden önce büyük şiddeti,
yani devlet şiddetini görme lazım. PKK'nın uyguladığı şiddetle
devletin uyguladığı şiddeti teraziye koymak mümkün değil.
İkisi de şiddet uyguladı bugüne kadar. Kürt halkının haklarını
talep etmeye başladığını görüyorum. 20-25 yıldır oluyor bu
ve ben bunu olumlu buluyorum. Sorunu çözecek olan bu talebin
yığınsallaşmasıdır, sürekliliğidir. Karşısında bir devlet
terörü olmazsa bu iş çözülebilir.
Peki
çözülmeye başladı mı?
Ben
o konuda pek fazla umutlu değilim. Çünkü çözmeye niyet etmek
lazım. Bu hükümetin çok fazla bu niyette olduğunu sanmıyorum.
Yalnızca bir seçim yatırımı olarak bakıyor olaya. Ama şöyle
olumlu bir tarafı var; 8 aydır böyle bir süreç var ve 8 aydır
en azından insanlar ölmüyor.
Politikada
gerçek olan şeyi teslim etmek lazım. Bu bir gerçek; kimse ölmüyor
8 aydır. Bunun olumlu bir şey olduğunu söylemek gerek. Ama çözüm
süreci ne olur, başarılı olur mu, olmaz mı, bunu da 1-2 yıl
içerisinde göreceğiz. Ancak umutlu olduğumu söyleyemem.
"Foça'ya
yerleşebilirim"
Foça'ya
geldiğinizi duyduk. Bir bağlantınız var mı?
Foça'ya
sık geliyorum. Bu yıl iki ay kaldım. Arkadaşımın evi var orada.
Çalışmak için gidip kalıyorum. İleride yerleşmeyi de
düşünüyorum.
Magazin
gündeminden de bir soru soracak olursak, Kanto (Bana Bir Koca Lazım)
şarkısını Hülya Avşar'ın söylesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben
o konuda yorum yapacak insan değilim. Eğer ben verseydim birine
şarkı, o zaman cevap verirdim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

